Kaydet
a- | +A

"Zaaf ve tutkularımızı görerek bunların zararlarından korunmak için ciddi bir nefs muhasebesi içine girerek kontrollü davranışlarla olgunluğa ermenin mücadelesine girersek hayatımızı gerçek anlamda kurtarmış, ebedi mutluluğa yönelmenin hazzını bütün heyecanıyla yaşamış oluruz..."

Hepimizin gerek doğuştan getirdiğimiz, gerekse eğitim yetersizliklerinden kaynaklanan birtakım zaraf ve kusurlarımız vardır. Her bakımdan eksiksiz ve mükemmel olmak, zaten insanın şanından değildir. Önemli olan kendimizdeki zaaf ve noksanı görebilmektir. Aslında "kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz" sözü boşuna söylenmemiştir. Yüce Yaratan insanın yaratılıştan zayıf olduğunu bildirmiştir. Bütün bu bedîhî (apaçık) gerçekler karşısında insanın hâlâ kusurlarını görmezden gelip de kendini güç ve kudret âbidesi, kemal ve üstünlük timsali olarak görmesinin manası yoktur. İnsan kolay kolay gözü doymayan bir varlık olduğundan her türlü meziyet ve gücün kendisinde toplanmasını ister. En keskin zeka, en kuvvetli hafıza gibi müstesna psikolojik meleke ve yetenekler yanında güç, kuvvet, boy, pos, endam, yüz güzelliği ve cazibe gibi bedeni üstünlük ve ayrıcalıklara da sahip olmak, onun en büyük emelidir.

İNSAN NASİBİNE RIZA GÖSTERMELİDİR Fakat bütün bunlar, aslında insanın kendi eseri ve iradesi ile gerçekleştirdiği, elde ettiği güç ve özellikler değildir. İstisnasız bunların hepsi ilâhi takdir ve taksimin insanın payına düşen tecellileridir. Bu bakımdan insan nasibine rıza ve teslimiyet göstermek zorundadır. Zihni fonksiyonlar konusunda yeteri kadar cevval olmayan birisi, gabavet (geri zekâlılık) ve unutkanlığının suçunu kimsenin üzerine yıkamaz. Bu konuda talihine küsmenin, ilahi takdire asi olmanın da bir anlamı yoktur. Bunu hemen ilâhi adaleti hâşâ yargılarcasına birtakım anlamsız yorum ve polemiklere konu yapmak da akılcı ve isabetli bir yol değildir. Esasında mevcuda şükretmeyi, haline razı olmayı bazılarının iddia ettiği gibi boş ve mesnetsiz bir avunma saymamalıdır. İnsan, ne yaparsa yapsın kendi istek ve beklentileri doğrultusunda yeni bir yapılanmaya güç yetiremeyeceğini düşününce, daha elverişsiz durumlara bakarak rabbine hamdetmeyi akıl ve insaf kârı olarak değerlendirecektir. Böylelikle ilâhi emir ve tavsiyelere uygun hareket etmenin fayda ve sonuçlarını gönül huzuruyla devşirebilme bahtiyarlığına erişmiş olur. Hem dünya, hem ahiret noktasından, hem bedeni hem de ruhi açıdan esenlik ve mutluluğu yakalar. Akıllı insan nerede noktalanacağını bilmediği fani ömrünü lüzumsuz ve boş işlerle heder etmez. İmkânsızı gerçekleştirmenin ham hayalleri ile zaman öldürmektense mevcudu en iyi şekilde değerlendirmek, elbette ki hem din ve vicdanın, hem de akıl ve iz''ânın gösterdiği tek yoldur. İnsan yaradılıştan getirdiği bazı yapısal ve köklü özelliklerini tabii ki değiştiremez. Fakat onun tabiatında taşıdığı bazı haslet ve eğilimler vardır.

UÇARI TUTKU VE EĞİLİMLER OLABİLİR AMA... Bu haslet ve eğilimleri kendi haline terketmek çoğu kez birtakım sosyal, ahlâki ve psikolojik problemlerin yaşanmasına yolaçar. Sözgelimi hepimizin tıynetinde (mayasında) bencillik, menfaatperestlik gibi başkalarına aykırı ve ters gelen hasletler, nefsanî ve şehvanî duyguların dürtüsüyle kontrolden çıkabilen bazı uçarı tutku ve eğilimler olabilir. Bütün bunlara "ne yapalım. Bütün bunlar bizim bedeni ve psikolojik yapımızın gereği olarak ortaya çıkan özelliklerdir. Mazur görülmesi gerekir (!)" tarzında bir aldatmacanın içine düşmemek gerekir. Vakûr, ağırbaşlı, sorumluluğunun şuurunda bir insanın hele hele Allah (c.c.) ve Resulü''ne (s.a.v.) imânı bütün bir Müslüman''ın böyle sakat bir mantıkla bütün ahlâk ve maneviyat ilkelerini bir kalemde yok sayma cüretkârlığına düşmesi hiç mümkün değildir. Aklî dengesini kaybetmiş, bazı hasta ve problemli insanların sapık takıntılarını ciddiye alacak olursak, sosyal hayatımızı terkedeceğimiz anarşik ve kaotik ortamın bizleri ne hallere düşürebileceğini düşünmek bile ürperticidir. Paris metrosunda bir berdûşun ölçüsüz ve edepsiz sataşmalarla ciddi ve ağırbaşlı bir bayanı nasıl taciz ettiğini, kendisine ihtar edilince de "bu benim suçum değil. Ben içimden gelenleri söylüyorum" dediğini hatırlayınca bugün bile dehşete kapılıyorum. Doğuştan getirdiğimiz tutku ve zaaflarımız, iptilâ (bağımlılık) haline gelmiş istek ve alışkanlıklarımız olabilir. Fakat toplum içinde saygınlığımızı koruyabilmek ve daha da önemlisi ilâhi huzurda rezil ve mahcup olmamak için ölçülü, dengeli ve vakarlı olmak zorunda bulunduğumuzu unutmayalım. Sefahat bir anlamda akıl, vicdan ve insafın behîmî duygulara, içgüdüsel baskılara feda edilmesidir. Sefîh kişiler insanlık şeref ve haysiyetinden bağımsız yaşamayı göze almış şehvet köleleridir.

İNSANIN HAYVANDAN FARKI İnsanın hayvandan ve diğer yaratıklardan farkı, insiyaklarını (içgüdülerini) akıl ve zekâlarıyla olduğu kadar; iman ve vicdanlarıyla da kontrol edebilmeleridir. İşte insanları yücelten iffet ve nezahet duyguları ancak böyle ortamlarda neşv-ü nemâ bulur (gelişir), topluma feyz katan güç ve boyutlara erişir. Zaaf ve tutkularımızı görerek bunların zararlarından korunma konusunda ciddi bir nefs muhasebesi (özeleştiri) içine girerek kontrollü davranışlarla olgunluğa ermenin mücadelesine girersek hayatımızı gerçek anlamda kurtarmış, ebedi mutluluğa yönelmenin hazzını bütün heyecanıyla yaşamış oluruz.