Kaydet
a- | +A

Felsefe, kelime olarak, hikmet sevgisi mânâsına gelir. Madde ve hayatın belirtilerini, sebep ve neticelerini inceleyen düşünce sistemidir. Felsefe, Yunanca bir kelimedir. Felsefeyi, kendi beğendiği düşüncelerini, hakîkat olarak anlatmak, yaldızlı, heyecân verici lâflarla inandırmağa çalışmak şeklinde de tarif edenler olmuştur. Bir başka açıdan felsefe, herhangi bir konu üzerinde insanların akıl ve mantık yolu ile incelemeler ve araştırmalarla elde ettikleri netîceye verilen isimdir. Kısaca felsefe, her şeyin aslını akıl ile aramayı, böylece akıl ile neticeye varmayı kendine gaye edinmiştir. Halbuki, bir insan ne kadar zekî olursa olsun, yanlış düşünebilir veya yaptığı araştırmalardan yanlış netîceler çıkarabilir. Buna hepimiz şahit oluyoruz. Takdir edersiniz ki, felsefe, hemen hiçbir zaman tam olarak kesin netîce vermez. Vermesi de mümkün değildir. Din ise şüphe kabul etmez; bunun için, felsefecilerin dünya ile ilgili düşüncelerinden istifade edilebilir fakat ahıret bilgilerinden istifade edilemez. Çünkü din nakle yani vahye dayanır, Felsefe ise akla dayanır. Akıl ise ahıret bilgilerini anlayabilecek kapasitede değildir.

İslâm âlimleri her düşünceyi incelemişler. Doğru veya yanlış olduğunu bildirmişler. Bundan maksatları da Müslümanların tehlikeye düşmesine meydan vermemektir... Nitekim çalışmalarıyla, Müslümanları tehlikeye düşmekten korumuşlardır. Dokuzuncu yüz yılda yaşamış olan, beşinci Abbâsî halîfesi Hârûnürreşîd zamanında, Bağdâd''a (Dâr-ül-hikmet) isminde bir müessese kurulmuştu. Yalnız Antakya''da, böyle ilim merkezleri kurulmuştu. Biliyorsunuz o zaman Harran dünyanın belli başlı ilim merkezlerinden biriydi. Buralarda Yunancadan ve Latinceden eserler tercüme edildi. Yalnız Yunan eserleri incelenmekle kalmadı, Hind, Fars kitapları da bunlara eklendi.

İslâm alimlerinin çalışmaları İlk olarak Eflâtûn''un, Aristo''nun eserleri Arabîye tercüme edildi. İslâm âlimleri bunları dikkat ile tetkîk ettiler. Yunan ve Latin filozoflarının fikirlerini inceleyip bunların hatâlı, bozuk yönlerini ortaya çıkardılar. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere, açıkça ters düşen fikirleri tesbit ettiler. Mesela, Aristo ve onun yolunda olan felsefecilere göre, cisimlerin maddeleri de, sıfatları da kadîmdir. Yâni ezelidir, hep vardır, derler. Yâni bu dünya böyle gelmiş böyle gider, derler. Bu sözün yanlış olduğunu, modern kimya kesin olarak bildirmektedir.

İslâm âlimleri, Yunan ve Roma felsefesici ve hukukunu, çok ince ve kuvvetli bilgileri ile çürüterek yere sermiş, hatta onların hukûk, ahlâk ve tıb üzerindeki sözlerinden doğru olanlarının da, yine önceki peygamberlerin kitâplarından çalınmış olduklarını senetleriyle vesîkalarıyla bildirmişlerdir. Eski Yunan felsefecileri ve şimdiki maddeciler, herşeyi akıl ile anlamağa, akla uydurmağa kalkışan ve yalnız aklın beğendiğine, aklın anlayabildiğine inanan kimselerdir. Bunlar, aklın erebileceği şeylerde doğruyu bulabilmişlerse de, aklın kavrayamadığı, erişemediği birçok şeylerde yanılmış, aldanmışlardır. Hâliyle kendileri felâkete düştükleri gibi, kendisine inanan, itimat eden kimseleri de felâkete sürüklemişlerdir.

İslâm âlimine felsefeci denilemez. Yâni felsefeciden İslâm âlimi, İslâm âliminden felsefeci olmaz... Bu demek değildir ki, İslâm âlimlerinin felsefe üzerinde bilgisi yoktur. Aksine, İslâm alimleri zamanlarındaki bütün fen bilgilerini okuyup öğrendikten sonra, İslâmiyyetin gösterdiği yolda, kalblerini açarak, nefslerini temizleyerek, aklın erişemediği bilgilerde İslâmiyete uyarak doğruyu bulmuşlar, hakikate varmışlardır. İslâm âlimlerine filozof demek, bunları küçültmek olur.

Felsefeci, kendi başına hakikatı bulması mümkün olmayan, kendi kısa aklının esîri, mahkûmu zavallı bir kimsedir... Hiç böyle bir kişiyi İslâm âlimiyle kıyaslamak mümkün mü? Felsefeciler aklın dar kalıbında sıkışıp kalmış kimselerdir. Zaten, bunun için gerçeğe ulaşamamışlardır. Çünkü aklın ve rûhun mahiyetini bilmiyorlardı. Bunlar bilinmezse neticeye varılamaz.

Sadece akıl yeterli değil Akıl, göz gibidir, din bilgileri de ışık gibidir. Yâni insanın aklı, gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Gözümüz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremiyor. Allahü teâlâ, görme organımızdan faydalanmamız için, güneşi, ışığı yaratmıştır. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı, gözümüz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, zararlı yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmayan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanamaz. Fakat, bunların güneşe kabâhat bulmaya hakları olmaz. Aklımız da, yalnız başına maneviyyâtı, faydalı, zararlı şeyleri anlıyamıyor. Allahü teâlâ, aklımızdan fâidelenmemiz için, peygamberleri, gönderdi. Akıl ile herşey halledilmiş olsaydı, peygamberlerin gönderilmesi lüzumsuz olurdu.