Çok soylu düşünce ve duygularımız yanında son derece aşağılık ve iğrenç arzularımızın da mevcûdiyetini inkâr edemeyiz. Tarafsız, akılcı ve insaflı bir özeleştiri (nefis muhasebesi) ile özvarlığımızı değerlendirirsek Allah''ın lutfettiği yine insana özgü temel niteliklerden biri olan hayâ duygularımızın ifşâsına izin vermediği nice süflî eğilimlerimiz olduğunu itiraf etmeliyiz. Sahip olduğumuz üstün insanî niteliklerimizi nefsanî zaaf ve tutkularımız gölgelememiş olsa bizlerdeki asalet ve meziyetlere melekler dahî parmak ısırırdı. Fakat gelin görün ki nefsimizin doğuştan getirdiği birtakım kötü huylar, ortaya çok karmaşık ve anlaşılmaz bir varlık tipi çıkarmaktadır. İnsan denilen bu varlık, âdetâ tezat ve çelişkiler yumağıdır. Davranışlarındaki adalet, insaf ve tutarlılık dolayısıyla zaman zaman yere göğe sığdıramadığımız insan bazen o kadar menfaatperest, o derece kindar ve fanatik aşırılıklar sergiler ki sizdeki bütün insanî değer ölçüleri bir anda tepetaklak hâle gelir. İyice düşünürsek böylelerine insan demenin câiz olup olmadığı konusunda nasıl bir karara varılması gerektiğini kestiremeyiz. İhtiras tutkuları, şehvet dürtüleri insanı kendisine öylesine yabancılaştırır ki kendinizi klinik ve patolojik bir vak''a karşısında kalmış gibi hissedersiniz. 20. yüzyıl psikoloji ve psikiyatrisine büyük ölçüde damgasını vuran psikanalistler, aslında yüce Yaratan tarafından nice ince hikmetlerle insan hilkat ve tabiatına nakşedilmiş bu tutku ve eğilimleri marazî (patolojik, hastalıklı) tezahürler olarak değerlendirmiş, istisnasız bütün insanlık âlemini libidoların elinde oyuncak hâle gelmiş klinik vak''a olarak niteleyebilme cür''etini göstermiştir. Üzülerek belirtelim ki her türlü ahlâk, fazilet ve hattâ estetik değeri temelinden sarsan bu sakîm (çürük ve kokuşmuş) faaliyet, bu insanlık suçu bilim adına irtikâp edilmiştir.
BÜTÜN İNSANLAR EŞİTTİR Bundan yaklaşık 15 asır önce insan olgusunu en gerçekçi yaklaşımla ele alan Kur''ân-ı Kerîm, insandaki çeşitli zaaf ve çelişkileri hilkatin (yaratılışın) gereği olarak tanıtmış, bütün insanları nefsanî haslet ve özellikler konusunda eşit tutmuştur. Yüce ve seçkin insan, güzîde peygamber Hz. Yûsuf''un (a.s.) dilinden "Kendimi temize çıkaramam. Çünkü nefis sürekli kötülük kovalayan bir özelliğe sahiptir." (Bkz. Yûsuf 53) ifadesiyle bize insanı gerçek yüzüyle tanıma fırsat ve imkânı vermiştir.
ÖNEMLİ BİR GELİŞME POTANSİYELİ Allah''ın en değerli kulları olan peygamberlerin dahî nefsanî hasletlerle donatıldığını, ancak bunun temelde insan için bir nakîsa değil, meşrû ve helâl çizgide kalmak kaydıyla önemli bir gelişme potansiyeli olduğunu bildirmiştir. Aslında insanın olgunluk ve yetişkinliğe erme mücadelesinin temel dinamiği tabiatındaki zıtlık ve çelişkilerde saklıdır.
Kur''ân-ı Kerîm, beşerî zaafların denetimini, rûhu kirleten aşağılık duyguların etkisinden sıyrılma çabasını, olgunluk ve felâha ermenin en vazgeçilmez şartı olarak telkîn etmiştir. Buna Kur''ân dilinde "nefis tezkiyesi" (öz temizlik) denmektedir. İslâm ahlâk ve tasavvufunun temeli ve ekseni olan bu nefis eğitimi dünya ve âhıret mutluluğunun
tek reçetesi olarak sunulmuştur. "Nefsini pisliklerden arındıran gerçek kurtuluşa ermiş, onun hile ve tuzaklarına aldanarak aşağılık isteklerin tutsağı olanlar ise onulmaz zarar ve pişmanlığa uğramış olacaklardır." (Bkz. eş-Şems 9,10) Nefsin temizlenmesi ve arındırılması gerekli pis ve zararlı isteklerinin neler olduğu, yüce Allah tarafından peygamberler vasıtasıyla bildirilmiştir. Dînin haram kıldığı, yasakladığı çirkinlikler, aslında insanlık âleminin yüzyıllardır üzerinde söz birliği ettiği üniversel ahlâk ve erdem değerleriyle büyük paralellik göstermektedir. Yalan, riyâ, ikiyüzlülük, hırsızlık, gasp, zinâ, arabozuculuk ve fitne gibi haramlardan hangisini temel insanî değerlerden ayrı düşünebilirsiniz?
İKİ ÖNEMLİ DENGE UNSURU İnsanı gayrimeşrû, yakışıksız ve çirkin davranışlara zorlayan ihtiras ve şehvet duygularının kontrol altına alınması ciddî anlamda caydırıcı faktörlere, yaptırımlara ihtiyaç göstermektedir. Allah korkusu ve sorumluluk şuuru bu kontrol mekanizmasının temelini teşkîl eder. Hadîs-i şerîfte "Olgunluk ve bilgeliğin temeli Allah korkusudur." buyrulmasındaki nükte çok düşündürücüdür. Allah korkusunu diğer basit duygusal korkularla karıştırmamak lâzımdır. Normal olarak insan, korktuğu şeylerden olabildiğince uzaklaşmak temayül ve çabası içindedir. İlâhî kudret ve büyüklüğü idrak ve marifete dayanan Allah korkusu ise sevgiyle içiçe olduğundan gönüldeki te''sîri arttıkça insanı Allah''a daha çok yaklaştıran, insan rûhunda müstesnâ güzelliklerin ve soylu duyguların gelişmesine zemin hazırlayan çok farklı bir özellik gösterir. Maddî denetim unsurlarının, kanunî yaptırım gücünün olmadığı yerlerde de insanı yaptığı kötülüklerden alıkoyan, iyiliğe yönlendiren bir inanılmaz gücü vardır Allah korkusunun. Bu şuurlu ve anlamlı korku, insanı her türlü çirkinlik ve pislikten korurken ilâhî rahmet ve lütûfların rûha inşirah ve ümit bahşeden feyizli atmosferi bizleri hayır ve bereketin doruk noktalarına tırmanma azim ve şevkiyle donatır. İslâm ahlâk ve ibadet telâkkîsinin temelini oluşturan korku ve ümit, hayatımızda en önemli denge unsuru olur. Şahsiyet ve istikametimiz korku ile ümit arasındaki hassas dengeyi kurabildiğimiz ölçüde kemale ermiş olacaktır.

