Kaydet
a- | +A

İslâmiyet''te şükrün gerçek mânâsı, yüce Allah tarafından bize ihsan edilen maddî ve manevî ni''met ve imkânların kıymetini bilmek, onları güzel ve faydalı yerlerde kullanmaktır. Bunu başaranlar, hem kendilerini Allah ve insanlar katında alçaltan nankörlükten kurtulmuş hem de sahip olduklarının daha fazlasına kavuşabilme mutluluğuna ermiş olurlar. Bilindiği gibi âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, "...eğer şükrederseniz ni''metlerimi mutlaka artırırım. Fakat şâyet nankörlük eder de ni''metlerimin değerini bilmezseniz unutmayın ki azâbım çok çetindir." (bkz. İbrahim 7) diye çok önemli bir gerçeği kullarına bildirmiştir. İnsanlar aslında eksiksiz ve mükemmel anlamda şükürden âcizdirler. Biraz insafla düşünürse insan, gördüğü her iyiliğe karşılık teşekkür ve minnet borcu içinde olduğunu idrak eder. İnsanlar arası ilişkilerdeki en basit medeniyet ve görgü kurallarından haberdar olan kimselerin bu konuda farklı bir iddiada bulunması düşünülemez. Ecdâdımız bu vicdanî kadirbilirliği "bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır" şeklinde ifade etmiştir. Çok hassas, dikkatli ve insaflı insanlar, gördükleri her bir iyilik ve yardımı karşılıksız bırakmama konusunda belki ciddî bir başarının sahibi olabilirler. Nâdiren elde olmayan sebeplerle bazı kusur ve ihmalleri görülse bile böyleleri toplumda daima övgü ve takdîrle anılmaya lâyık görülmüştür. Cemiyet böyle insanların varlığıyla şeref ve itibar kazanır. İnsanoğlunun hemcinsinden gördüğü ilgi ve yakınlığa kayıtsız kalmayarak gerekli olumlu karşılıkta bulunması prensip olarak her zaman mümkündür. İnsanların yekdiğerine yapabildikleri sonuç olarak belli ve sınırlı şeylerdir. Fakat insanın Rabbinden gördüğü lütuf, ihsan ve merhamet tecellîleri böyle değildir. İnsaflı bir tefekkür ve değerlendirmeyle görülür ki insanın ilâhî lütuf ve iyiliklere birer birer teşekküre beşerî kudret ve imkânı kesinlikle kâfî gelmez. Yüce Allah "İhtiyaç duyduğunuz şeyleri size ihsan etti. Allah''ın ni''metlerini teker teker saymayı bir tarafa bırakın onları kısım kısım tasnîf ederek bile sayamazsınız. İnsan gerçekten çok zâlim ve nankördür." (bkz. İbrahim 34)

GÖSTERİŞTEN UZAK OLMALIYIZ İnsanın cahil ve vurdumduymaz tarafı, nankör ve zâlim tabiatı kişiliğine yön verirse içinde bulunduğu ni''met ve imkânların farkında bile olmaz. Bu durumda ondan şükre yönelik olumlu bir hareket görmeyi beklemenin hiçbir anlamı yoktur. Şükrün ilk şartı cehaletten kurtulmaktır. Sonra kıymeti anlaşılan ni''meti en güzel ve faydalı şekilde değerlendirerek işin amelî tarafına yönelmek, daha sonra da her türlü gösteriş ve riyâdan gönlünü arındırarak olabildiğince hâlis bir niyetle Hak rızasına tâlip olabilmektir. Görülüyor ki şükür konusunda da ilim, amel ve ihlâs mertebeleri sırayla izlenmesi gereken kaçınılmaz yoldur. Şeyh Sa''dî-i Şîrâzî "Gülistan" isimli meşhur farsça eserinin dîbâcesinde özetle her bir ni''mete şükür gerektiğine, sayıya sığmayan ilâhî nimetlere tek tek teşekküre insanın güç yetirmesinin imkânsız olduğuna işaret etmektedir. Allah''ın insana bahşettiği ni''metlerden meselâ, teneffüs (solunum) ni''metine şükretmeyi insan kendine vazife edinse sadece bu şükrün bile üstesinden gelmesinin mümkün olmadığını görecektir. Sa''dî merhum bunu çok vecîz ve ilmî bir üslûpla ifade etmektedir. Şöyle ki, her ni''met bir şükrü gerektirdiğine göre insan hayatı boyunca yalnızca nefes alıp verme ni''metinin şükrünü edâ etmeye kalksa bunun hakkından gelemeyecektir. Çünkü bir nefeste iki ni''met vardır. Solunum yollarıyla ciğerlerimize doldurduğumuz havanın içindeki oksijen, dolaşımla kirlenen kanın içindeki karbonla kimyasal reaksiyona girerek karbondioksit gazı hâline dönüşmek suretiyle hayatın devamına imkân sağlamış olur. Hazret buna nefesin "mümidd-i hayat" (hayatın imdadına yetişen) özelliği olarak işaret eder. Bu önemli fonksiyonu îfâ eden nefesin, vücutta sürekli devam eden kan dolaşımı esnâsında akciğerlerde toplanan kirli kanın temizlenmesini sağlayacak taze ve yeni oksijenin vücuda girmesine imkân sağlayabilmek için dışarı atılabilmesine de "müferrih-i zât" (kişiyi ferah ve huzura erdiren) özelliği olarak ifade eder.

İNSAN HADDİNİ AŞMAMALI Hâsılı bir nefeste iki ni''met olunca sözgelimi insan, her nefeste Allah''a şükretmeyi kendine vazife edinme imkânını bulmuş olsa bile sadece nefes ni''metinin şükrünü edâ etmekten âciz olduğunu görecektir. Şu halde kula düşen, sayısız ni''met ve ihsanlarıyla yaratılmışları donatan yüce Allah karşısında minnet duyguları içinde bulunmak ve aczini itiraf etmektir. Kul için nankörlükten kurtulabilmenin yegâne yolu da budur. Önemli olan, kulun Rabbine şükür borcu içinde olduğunu iyi anlaması ve gücü yettiğince hâlis niyetle ilâhî lütuf ve ihsan sayılan her türlü güç ve imkânı en faydalı ve uygun bir şekilde değerlendirebilmesidir.