Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Çıkmaz sokak!
0:00 0:00
1x
a- | +A

Geçen hafta Manavgat Külliye Camii’nde bayram namazı sonrasında mihrap önünde gerçekleştirilen ve İslam’a uygun düşmeyen bayramlaşma ile ilgili yazımız büyük ses getirdi. Sosyal medyada yoğun şekilde paylaşıldı. Bu konuda geniş kesimlerden tebrikler aldım. Ancak “Bardakoğlu başlattı, Görmez genişletti” başlığım pek çoklarını ziyadesiyle şaşırttı!..

Zira bu ikili Diyanet’in uzun bir devresine damga vurdular. Görmez’in Diyanet’ten ayrılmasından sonra da boş durmadılar.

Bardakoğlu, Diyanet’e bağlı 29 Mayıs Üniversitesi’nde Kur’ân Araştırmaları Merkezi’ni (KURAMER) kurarak faaliyetlerini hummalı bir tarzda devam ettirdi. Mehmet Görmez ise İslam Düşünce Enstitüsü’nü (İDE) kurdu. Böylece İslam akademi dünyası üzerinde müessir konumlarını devam ettirdiler ve ettirmekteler. Görmez şimdi de Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin rektörü olarak faaliyetlerini daha da ziyadeleştirdi.

Bu ekibin çalışmalarına dikkat etmekte fayda var. Fikirleri ve yapmak istedikleri mutlaka takip olunmalıdır. Zira “Ankara Okulu” ekibi ile ortaklaşa çalışan bu ekibin kitapları Diyanet kitabevlerinde en ön raflarda okuyucuyla buluşturulmaktadır.

KURAMER’in faaliyetleri ile ilgili olarak evvelce epeyce yazılar yazmış, İslamiyet’e uygun olmayan kitaplar yayınladıklarını belirtmiştim.

Kendileri bu yorumlarıma karşı en küçük bir tepki ortaya koymamakta ve Fazlurrahman’ın taktiği ile hareket etmektedirler.

Fazlurrahman’ın dinde reformcu ve tarihselci yerli oryantalistlere çok önemli bir nasihati vardı. “Ehl-i Sünnet yazar ve âlimlerle asla tartışmaya girmeyin, onların sözlerine cevap vermeyin, onları duymazlıktan gelin” derdi.

Zira cevap vermeye kalkıştıklarında büsbütün batacaklar, tartışma daha fazla kitlelere ulaşacak, bunların sakat ve bozuk fikirleri meydana saçılacaktı.

Gerçekten de bunlar kendilerinin fikirlerine yapılan reddiyelere, kör ve sağır rolünü oynayarak, üstadları Fazlurrahman’ın tavsiyesine bihakkın uymaktalar.

Ali Bardakoğlu, Mehmet Görmez, Mehmet Aydın, Halis Aydemir, Nurettin Yıldız ve aynı yolun yolcusu olanlar tek bir açıklama dahi yapmaktan imtina etmekteler. Sakın duymadıklarını zannetmeyin. Hiçbir hakaretimiz olmadığı hâlde mahkemenin yolunu tutmaktalar.

Oysa tamamen ilmî, fikrî bir tarzda meseleleri ele alarak İslamiyet’in dışında bir yol tuttuklarını ve bu yolun çıkmaz sokak olduğunu belirtmekteyiz. Elbette asil milletimizi itikadî hatalara karşı uyarmaya devam edeceğiz...

Ali Bardakoğlu 2003 yılında Diyanet İşleri Başkanı oldu. O günler FETÖ elebaşına yol açıldığı dönemdi. Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez idi. Bardakoğlu 2010 yılına kadar bu görevde kaldı. Yerine Yardımcısı Mehmet Görmez geldi ve yedi sene görevini eksiksiz yürüttü.

Bu arada 58 ve 59. Hükûmetler’de Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı’nın da Prof. Dr. Mehmet Aydın olduğunu ifade edelim. Mehmet Aydın özellikle Dinler Arası Diyalog çalışmalarını ve koordinasyon görevini yürüten bakandı. FETÖ elebaşı ile "Abant Toplantıları"nı müthiş bir uyumla gerçekleştiriyordu.

Peki bu ekip İslam adına neler yapmak istiyordu?..

Sinsi reformcu: Bardakoğlu

Aslında eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, 16.10.2003 tarihinde gazetelerin Ankara temsilcileriyle yaptığı toplantının konuşma metninde gelecekte nasıl bir din kurgulamak istediklerinin sinyalini ta o günden vermiş bulunuyordu. Şöyle ki:

“Din ile modernlik, din ile hayatın çağdaş dünyaya bakan yönü arasında bir çatışma olmaz. Din evrensel bir geçerlilik teziyle gelir. Her bir toplum ve birey dini kendi dünyasına indirerek, kendi dünyası ve imkânları içinde dindarlığını kurarak dini aktüelleştirir. Öyle olunca biz dini değil kendi dindarlığımızı, yani Müslümanlığımızı modernleştirmeliyiz. Yani dindarlığımızı yenileyebiliriz, kendi şartlarımıza göre sorgulayıp düzenleyebiliriz. Yapılması gereken budur... Dinde reform olmaz, ama dindarlığımızda reform olur, devamlı yenilenme olur.”

Bardakoğlu o günün şartlarında Müslümanların “dinde reform” gibi bir anda tepkisini çekecek ifadeyi, farklı ve sinsi bir tarzda dile getirmişti. Çünkü bu deyime karşı uzun bir süredir Müslümanların dikkati çekilmiş, reformistlere karşı uyandırılmışlardı. Bardakoğlu "dinde reform olmaz" diyerek güya onları yanına alırken "dindarlığımızı ve Müslümanlığımızı modernleştirmeliyiz" diyerek de reforma yeni bir kapı açmanın yolunu çiziyordu.

Şurası muhakkak ki din, inanan fert ve toplum tarafından Allah ve Resulü’nden geldiği şekliyle kabul edilir. Fert ve toplum kendi dünya görüşüne göre dini kabullenemez. Şayet öyle olursa bu, iman ve teslimiyet olmaz. Dinin aktüel hâle getirilmesi ifadesi, son din olan İslam’ın demode bir din olduğunu, çağa ve olaylara ışık tutamayacağını ve değiştirilmesi gerektiği anlamını ifade etmektedir. Ayrıca, “dini değil dindarlığımızı ve Müslümanlığımızı modernleştirmek” ifadeleri, aldatmanın yeni bir versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır!.. Sanki, "din yerinde dursun, kendimizi çağa uyduralım, modernleşelim, ileride dini de kendimize benzetiriz" demekten başka bir şey değildir...

Peki Bardakoğlu ve avanesi bunu nasıl başaracaklardı? Ehl-i sünnet itikadında olan ve bütün engellemelere rağmen samimi bir şekilde dinini yaşamaya çalışan Anadolu’nun temiz evlatlarını yoldan çıkarmak elbette kolay değildi. Bardakoğlu, bunu başarabilmek için o samimi Anadolu evlatlarını tarihî köklerinden koparmanın şart olduğunun bilincinde idi. Nitekim modernlikten ne anlamak gerektiğini belirtirken içindeki bu maksadı açığa vuruyordu. Şimdi şu ifadelere dikkat kesilelim:

“Geçmiş asırlarda yazılmış herhangi bir kitaptaki dindarlık çizgisi bizim için model ve aynen alınması gereken örnek değil, belki fikir verici bir tarihsel tecrübe niteliğindedir. Kendi dindarlığımızı sorgular ve yenileştirirken gözümüzü ve zihnimizi tarihe asılı kalmaktan kurtarmalı, etrafında olup biteni okuyan ve insanlığın ortak tecrübelerine anlam vermeye çalışan ve kendimiz de anlamlı işler yapan kimseler olmalıyız. Modernlik veya çağdaşlık derken bunları kastediyorum.

Dine mi uyacağız, dini kendimize mi uyduracağız?

Bardakoğlu’nun sözleri İslam’ı temelinden sarsmaya matuf ifadelerdir. Biz şunu biliyoruz ki, her asırda gelen Müslümanlar, mümkün mertebe iman ve İslam’la yaşayıp o hâl üzere Rablerine kavuşmaya ve ömürleri boyunca İslam’a hizmet etmeye gayret ettiler. Her asırda yaşayan müminleri “sahih” diye tutundukları bir “din” vardı. Onlar bu yüce emaneti öncekilerden sağlamca aldıkları gibi, sonraki nesillere de hiç değiştirilmeden sağlamca teslim etmeyi en büyük gaye bildiler.

On beş asırdır dünyadan gelip geçen Müslümanlar var. Bunların yaşadıkları devirlerde âlimleri ve müçtehitleri vardı. Bu insanların dünyaya geliş gayeleri doğru bir iman ve Allah’a en doğru şekilde şanlı Resulün yoluna uyarak kulluk olduğuna göre, acaba bunlar asırlardır doğruya isabet edemediler mi? Bütün gelip geçen bu insanlar yanlış düşündüler de bu devirde doğruyu biz mi yakaladık? Dini doğru anlayabilen ilk akıllılar bu devirde mi ortaya çıktı? Geçmişteki insanların içerisinde, dini, doğru olarak anlayacak akıllı birileri hiç mi olmadı? Bardakoğlu’nun “gözümüzü ve zihnimizi tarihe asılı kalmaktan kurtarmalıyız” gibi parlak ifadesi(!) 15 asır geçince mi hatıra geldi?

Şu soruları düşününce akıl duruyor! Şayet böyleyse bu durum insanlık için bir facia demektir! Hâşâ, geçmiştekilerin hepsi cehennemlik olarak göçtüler demektir. Yine hâşâ, “birkaç aklıevvel” dışında bu asırdaki insanların da tamamına yakını sapıklık içinde demektir!

Günümüzde, elifi görse mertek zanneden bazı zavallılar yorum yapmaya pek bayılıyorlar. Şeytan hemen bunların akıllarına bir fikir veriyor. Bunlar ya inanarak veya bazı mahfillere şirin görünme gayretiyle, “Efendim öncekiler dini yanlış anladılar, yanlış aktardılar. Bunun için bu din çağa ve modern hayata uymuyor. Mutlaka reform gerekir”, demek cüretinde bulunacak olursa buna cevabımız şu olacaktır:

Allahü teâlâ Kur’ân-ı keriminde “bu dini indirdiğini ve bunu kıyamete kadar mutlaka koruyacağını” vadetti. Peygamber Efendimiz de “kıyamete kadar bir topluluk hakkı tutmaya devam edecektir” buyurdu. Şayet bize sağlam bir din intikal etmemişse, o zaman biz sağlam dini nereden bulacağız?!.

Bir kısım ilahiyatçıların hezeyanlarına kapılarak Müslümanlar, tevatüren gelen bu dini bozulmuş kabul ederlerse, yeni bir din ve peygamber de gelmeyeceğine göre, bu takdirde, insanın aklı devreye girecek ve keyfe dayalı bir din anlayışı ortaya çıkacaktır. Peki akıllara göre tasarlanacak bu dinî anlayış acaba kaç kafadan kaç türlü çıkacaktır?

Bu noktada şu soru da oldukça önemlidir: "Din mi, insanların hayatına şekil vermek için gelmiştir, yoksa insanlar hayatlarına göre şekillendirsinler diye mi din nazil olmuştur?" Bir kısım ilahiyat profesörleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış olanlar şu suali kendilerine hiç yöneltmezler mi acaba?

Ali Bardakoğlu’nun KURAMER’den çıkan “İslam’ı Yeniden Düşünmek” kitabı hakkındaki değerlendirmeyi inşallah haftaya yapmak üzere!..

TEFEKKÜR

Akılsız teşneler bilmez giderler

Su sanıp çölde gördüğü serabı

Şeriat ilmiyle ol âmil evvel

Güzelce ver suâl ile hisâbı

Salih Baba

Ahmet Şimşirgil'in önceki yazıları...