Harb gayesi olmaksızın memleket haricine çıkan ilk padişah Sultan Abdülaziz’dir. İkinci olarak Sultan Vahîdeddin 1922’de vatan toprakları dışına sürgün edilmiştir.
İlk padişahlardan Orhan Gazi, hanımını da alarak kayınpederi Bizans İmparatoru’nu ziyarete İstanbul’a gitmiş, beraber avlanıp ziyafetlere iştirak etmişlerdir.
Padişahlardan askerî, siyasî ve idarî bir sebep bulunmaksızın yurt içinde dolaşanların sayısı azdır. Bu o zamanın şartlarında normaldir. XVII. asır padişahlarından bazısı eski payitaht Edirne’ye gitmiş, İstanbul’un dağdağasından kaçmak için uzun zaman burada kalmıştır. Burası âdeta ikinci payitaht olmuştur.
Rafine zevkleri olan padişahlardan Sultan IV. Mehmed Edirne’den başka Çanakkale, Bolayır, Gelibolu, Bursa, İzmit, Yanbolu, Dimetoka, Filibe, Selanik, Ağriboz, Yaş gibi şehirlere gidip kaldı. Bursa’dan öteye geçmemiş, ama Rumeli’nin içlerine kadar gezmiştir.
Sultan II. Mahmud Gelibolu, Bolayır, Şarki Trakya, Rodos, Tuna, Varna’ya gitti. Çoğunu buğu gemisi denen buharlı tekne ile yaptı.
Sultan Mecid, Eser-i Cedid yatı ile 44 gün süren İzmit, Mudanya, Bursa, Gelibolu, Çanakkale, Midilli seyahati yaptı. Yine yatla Limni, Girit, Rodos, Marmaris, Bodrum, İstanköy, Kuşadası ve Sakız’a gitti. Yanında kardeşi Abdülaziz Efendi ile oğlu Murad Efendi de vardı. Edirne, Eski Zağra, Kızanlık, Gabrova, Tırnova, Ziştovi, Rusçuk, Silistre, Şumnu ve Varna’yı ziyaret etti. Rodos, Girit ve Sakız’a birkaç defa gitti. İzmir’e gitti. Vilayet merkezini Aydın’dan buraya aldırdı.
Sükse yapan seyahat
Tanzimat bürokratlarının otoriter idaresinden şikâyetçi gençler, Mısır ve Fransa’ya kaçarak hükûmet aleyhinde neşriyat yapmaya başladı. Kendilerine "Genç Osmanlılar" diyen bu gençlere, Avrupalılar "Jön Türkler" demiştir. Bu arada Rumeli’deki istiklal hareketleri yüzünden gayrimüslim tebaayla münasebetler de gergindi. Avrupa’da Türkler aleyhinde bir hava meydana gelmişti.
Sultan Abdülaziz, 1864’te imtiyazlı eyalet Mısır’ı ziyaret ederek aradaki bağların kuvvetlendirilmesine yardımcı oldu. 1867’de ise Fransa İmparatoru III. Napoléon’un Paris Sergisi’ne daveti üzerine gemiyle Avrupa seyahatine çıktı. Bu, bir Osmanlı padişahının ecnebi topraklarına, askerî maksat olmadan yaptığı ilk ve tek seyahattir.
Sultan Abdülaziz bu seyahatinde Fransa’dan başka, İtalya, Avusturya, Almanya, Belçika ve İngiltere’yi de ziyaret etmiş, hükümdarlarla görüşmüş, kendisine nişanlar takdim edilmiştir. Bu seyahat büyük sükse yapmış, Padişah sempatikliğiyle alaka toplamıştır. Böylece Rumeli’deki hadiseler sebebiyle Avrupa amme efkârındaki menfi havanın silinmesini temin etmiştir.
Süveyş Kanalı’nın açılışı münasebetiyle çok sayıda hükümdar ve asil şahsiyet İstanbul’a kendisini ziyarete gelmiştir. Dolmabahçe’de istikbalin İngiltere Kralı Galler Prensi Edward’a yemek vermiş, Prens, tarihte bir padişahın beraber yemek yediği ilk kişi olarak tarihe geçmiştir.
Kafeste kapalı aslan
Peki M. Kemal neden yurt dışı seyahatine gitmemiştir? 1910’da genç bir zabit iken Picardie manevralarını izlemek üzere Fransa’ya gitmiş; bu esnada Hollanda, Belçika ve İsviçre’den de geçmiştir. 1913’te, (yurt dışı sayılırsa) Sofya Ataşemiliterliği’ne tayin edilmiş, bir sene kalmıştır.
1917’de Veliaht Vahîdeddin Efendi’nin iade-i ziyaret maksadıyla Almanya seyahatine iştirak etmiştir. 1918’de görünüşte tedavi, ama aslında siyasi manevra için Viyana ve Karlsbad’a gitmiştir. Hepsi 1 ay süren bu seyahatler dışında, Garp kültürünü birinci elden tam manasıyla tanıma imkânı bulamamıştır.
Bunların hepsi trenle cereyan etmiştir. Sonra yurt dışına hiçbir seyahat yapmamıştır. Bazıları, herkesi ayağına getirtip, kimsenin ayağına gitmediği şeklinde tefsir etmiştir. Hâlbuki diplomatik münasebetler karşılıklı ziyaretlerle yürür. Bu sebeple yurt dışı ziyareti yapmamak bir meziyet sayılmaz.
Bazıları, emperyalist gördüğü Avrupa devletlerine küstüğü için yurt dışına gitmemiştir diyorlar. Hâlbuki Avrupa’nın, onun gözünde bir rol modeli olduğu, inkılaplarından bellidir.
Bazısı ise Türkiye’yi ziyaret edenlerin ehemmiyetli kişiler olmadığını, bu sebeple iade-i ziyarete ihtiyaç duymadığını söylemiştir. Ama aralarında İngiltere Kralı, İran Şahı gibi o zamanki konjonktürde mühim sayılan şahsiyetler bulunduğu için bu da söz götürür.
Kimi de yapacağı çok iş olduğu için fırsat bulamadığını söylemiştir. Hâlbuki hükûmet işlerini başvekil yürütür, reisicumhur devleti temsil eder. Nitekim 1930’lu yıllar işsizlikten sıkıldığını, kafese kapalı aslan gibi hissettiğini bizzat ifade etmiştir.
Darbeler gece yapılır!
İlk sebep uçma fobisidir. Bizzat anlattığına göre, Picardie manevralarında kendi bineceği tayyareye Rumen bir subay binmiş ve o tayyare düşmüştür. (Sadi Borak, “Atatürk uçağa niçin binmezdi?”, Hayat Tarih, Mayıs 1965; Celal Erikan, Komutan Atatürk)
Havacılığa ehemmiyet verdiği, ama imkânı olduğu hâlde hiç tayyareye binmediği hakikattir. O zamanki Türkiye’nin kabuğuna çekilmiş memleket pozisyonu da buna eklenince, 20 sene boyunca hiçbir yurt dışı seyahati yapmamıştır.
Hâlbuki yerinde duramayan bir karakteri vardı. Trenle veya yatla Türkiye’nin hemen her yerine bazılarına defalarca giderek otoriteyi yerinde teftiş etmiştir. O hâlde yurt dışına da trenle gidebilirdi. Bu ise, Birinci Cihan Harbi’nin parçalanmış, bloklara bölünmüş dünyasında sıkıntılı, belki de riskli olabilecek bir işti.
Yatla gidemez miydi? Bindiği padişahlardan kalma yatlar, deniz aşırı seyahat tecrübesine pek elverişli değildi. Savarona ise çok geç; vefatından 1,5 ay evvel geldi.
Bir inkılap yapılmıştır. Cumhuriyet daha çok yenidir. Rejim tam yerleşmemiştir. Kısa bir zaman için bile olsa yurt dışında kalmak büyük bir risk demektir. Yurt dışı seyahatinde iken darbe ile devrilen devlet reisleri az değildir. Onun ise, Sultan Hamid’e rahmet okutacak derecede temkinli olduğu bilinmektedir.
Kütüphanecisi Nuri Ulusu’ya şöyle demiştir: “Bütün ihtilal ve inkılaplar hep geceleri olur. Binaenaleyh ben gece oturur, uyumam. Herkesten sonra yatar ve uyurum” (Atatürkün Yanı Başında, 36)
Yurt dışı tecrübesi
Yeni devir idarecileri için, yurt dışına çıkmamış olmak çarpıcı bir hâdisedir. Osmanlı Devleti’nin son devrindeki üst seviye devlet idarecilerinin, hele sadrazamların neredeyse hepsi uzunca bir müddet tecrübe edinecek kadar Garp’ta bulundular. Reşid Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa, Tevfik Paşa gibi 7-8 sene belli başlı Avrupa memleketlerinde sefirlik yapanları vardır. Liseyi Paris’in elit mekteplerinde okumuş olanları vardır.
Yeni devirde, o zamana kadar Avrupa’da kalmamış, Avrupa hakkında en az bilgi ve tecrübesi olan kişiler olarak devlet idare mevkiine gelmişlerdir. Türkiye’nin garplılaşmasını ideal edinmiş, Avrupa’yı model almışlardır.
Ama neyi ne kadar tanıdıkları söz götürür. 15 sene başvekillik, 12 sene reisicumhurluk yapan İsmet İnönü bile Avrupa’yı ilk defa Lozan’a gittiğinde görmüştür. Ankara hareketinin diğer mensuplarının çoğu Avrupa’ya hiç gitmemiş; giden pek azı da kısa zaman kalmıştır.
Cumhurbaşkanı yolda
İsmet İnönü, 12 yıllık reisicumhurluk esnasında hiç yurt dışına çıkmadı. 15 yıllık başbakanlığında sadece 10 tane yurt dışı seyahat yapmıştır.
Celal Bayar (1950-1960), reisicumhur sıfatıyla 13 ülkeye 17 defa ziyarette bulundu.
Cemal Gürsel (1960-1966) sadece 1 defa tedavi için 1966’da Amerika’ya gitti.
Cevdet Sunay (1966-1973) 15 ülkeye 17 yurt dışı seyahati yaptı.
Fahri Korutürk (1973-1980) iç ve dış seyahate soğuktu. 5 defa yurt dışına çıktı.
Kenan Evren (1980-1989), 23 ülkeye 32 ziyaret yaptı.
Turgut Özal (1989-1993), 29 ülkeye 40 yurt dışı seyahati yaptı.
Süleyman Demirel (1993-2000), cumhurbaşkanlığı esnasında 57 ülkeye 125 seyahat yaptı.
Ahmet Necdet Sezer (2000-2007), 49 yurt dışı seyahati yaptı.
Abdullah Gül (2007-2014), 84 ülkeye 120 seyahat yaptı.
Tayyip Erdoğan, başbakanlığı sırasında 93 ülkeye 305, cumhurbaşkanlığı esnasında ise 90 ülkeye 248 seyahat yapmıştır.

