* İslâm’ın Batı’daki hikâyesi yalnızca düşmanlığın hikâyesi değildir. Kur’ân’ı merak edenlerin, Hazret-i Muhammed’i araştıranların, İslâm’ın tevhid akidesinden tesir görenlerin ve Avrupa’nın yerleşik peşin hükümlerini sorgulayanların da hikâyesidir...
Sosyal medyada, konferanslarda, gazete yazılarında ve dinî sohbetlerde Batı’nın ünlü isimleri birer birer sıralanır: Goethe, Tolstoy, Carlyle, Lamartine, Davenport, Shaw, Napoleon, Bismarck… Ve bunların Müslüman olduğu çarpıcı bir dille ifade edilir.
Bu isimlerin bir kısmı hakikaten İslâm hakkında çağlarının Avrupa’sında son derece sıra dışı müspet sözler söylemiş, Muhammed aleyhisselamı övmüş, Kur’ân’la alakadar olmuş ve İslâm medeniyetine hayranlık duymuştur.
Fakat başka bir hakikat daha vardır: Bir insanın İslam’ı, Kur’ân’ı, Hazret-i Muhammed’i övmesi, onun Müslüman olduğu manasına gelmez. Tam da burada tarih ile efsane birbirinden ayrılır.
Goethe: İslâm’a hayran bir büyük şair
Avrupa’nın en büyük şairlerinden Goethe (1749-1832) bu listenin en dikkat çekici ismidir. Çünkü onun İslâm’la alakası birkaç güzel sözden ibaret değildir. Bugün Berlin’de bulunan 1750 tarihli Kur’ân’ın Almanca tercümesini okumuş, Arap ve Fars edebiyatıyla meşgul olmuş, meşhur mutasavvıf şair Hafız Şirazî’nin tesirinde kalmış ve Doğu-Batı münasebetini eserlerinin merkezine taşımıştır. Kur’ân'ı, kendi çağındaki birçok Avrupalı gibi yalnızca “Doğu'nun kitabı” olarak görmemiş; ciddi bir dinî metin olarak ele almıştır. Doğu-Batı Divanı’nda geçen, “İslâm teslimiyet demekse, hepimiz İslâm’da yaşar ve ölürüz” sözü çarpıcıdır.
Goethe, 24 Şubat 1816'da, yeni şiir kitabı Doğu-Batı Divanı için bir gazetede neşrettiği tanıtım yazısında şu cümle geçiyor: “Şair kendisini bir yolcu olarak görür. Artık Doğu’ya ulaşmıştır. Örflerden, âdetlerden, eşyalardan, dinî kanaat ve fikirlerden hoşlanır; hatta kendisinin de bir Müslüman olduğu yönündeki şüpheyi reddetmez.”
İşte “Goethe Müslümandı” iddiasının en güçlü dayanaklarından biri budur. Bu iddia o kadar ciddiye alınmıştır ki Goethe mütehassısı Katharina Mommsen, Goethe ve İslâm başlıklı akademik bir çalışma yazmıştır. Yukarıdaki sözün, Goethe'nin Müslüman olduğunun ispatı sayılamayacağını, Goethe'nin sözlerinin konseptinden koparılarak tefsir edildiğini söyler. Ona göre en doğru hüküm, Goethe’nin Müslüman olduğuna dair kati tarihî delil yoktur; fakat İslâm’a alakası ve hayranlığı fevkalade güçlüdür.
Tolstoy: İslâm’ı ciddiye alan bir arayış
Rus yazar Tolstoy’un (1828-1910) İslâm’a alakası münakaşa götürmez. Müslümanlarla yazışmış, Kur’ân ve hadislerle alakadar olmuş, Hazret-i Muhammed’in tevhid akidesini takdir etmiş ve İslâm'ın bazı cihetlerini Hristiyanlığa göre daha sade ve akla yakın bulmuştur. Dostlarından birine 1909’da yazdığı bir mektupta şöyle der: “Kur’ân’da çok doğru ve derin şeyler bulunabilir.”
Sühreverdî’nin bir hadis derlemesinin İngilizce tercümesini okumuş, bunlardan seçme hadiseleri Rusça neşretmiştir. Oğullarının Müslüman olmaları hakkında danışan Yelena Vekilova’ya yazdığı 15 Mart 1909 tarihli mektupta, Müslümanlığın Hristiyanlığa üstün olduğunu ve çocuklarının bu soylu tercihini tasvip ettiğini yazmıştır.
Hayatının son devresinde Tolstoy zaten büyük bir dinî arayış içindeydi. Ortodoks Kilisesi’nden kopmuş, ananevi dinî otoritelere mesafe koymuş ve insanlığın müşterek ahlâkî hakikatlerini aramaya başlamıştı. Tolstoy’un yazdığı mektuplarda, dinlerin başlangıçta taşıdığı hakikatlerin zamanla insanlar tarafından çeşitli eklemelerle bozulduğunu düşündüğü görülür. İslâm’ın ise daha sade ve hurafelerden daha az tesir görmüş bir bünye taşıdığına inandığı anlaşılır.
Fakat Tolstoy’un Müslüman olduğuna dair mutemet bir vesika elde yoktur. Üstelik Tolstoy'un kendi dinî fikirlerini anlattığı çok geniş bir külliyat var. Kendine has, cihanşümul bir din telakkisi getirmişti. Müslüman olsaydı, bulunduğu cemiyette bunu ifade edebilir miydi? Pek çok Hristiyan’ın İslamiyeti kabul edip çevre baskısı sebebiyle inancını gizlemek mecburiyetinde kaldığı söylenir. Bu, anlaşılır bir şeydir. Ama Tolstoy, bu karakterde biri değildi. Bazılarına göre devlet bu hakikati saklamıştır. Ama bu da makul değildir. Tolstoy iki rejimin de tuttuğu bir isim değildi.
Davenport, Carlyle, Lamartine
İngiliz şarkiyatçı ve edip John Davenport (1789-1877), hakikatte lord olmadığı hâlde, Türkiye’de Lord Davenport diye anılır. Onun 1869’da neşredilen kitabının adı bile başlı başına çarpıcıdır: Muhammed ve Kur’ân için Özürname... Davenport, Hazret-i Muhammed’e yapılan çeşitli ithamları ele alır, Kur’ân’ın ahlaki değerini müdafaa eder ve Avrupa’daki İslâm aleyhtarı bazı peşin hükümleri sorgular.
İskoç şarkiyatçı Thomas Carlyle (1795-1881) da bu listenin en sağlam isimlerinden biridir. Goethe ile mektuplaşmaları meşhurdur. 1840'ta verdiği meşhur konferanslardan birinin başlığı şöyledir: Peygamber Olarak Kahraman: Muhammed ve İslâm.
Carlyle, Hazret-i Muhammed’i sahtekâr, düzenbaz veya yalancı olarak gören Avrupa klişesine açıkça karşı çıktı. Üzerinde durduğu esas hususiyetlerden biri samimiyetti. Meydana getirdiği büyük tarihî hareketi sahtekârlıkla izahın mümkün olmadığını düşünüyordu. Bu, XIX. asır Avrupa’sında ehemmiyetli bir kırılmaydı.
Fransız şair ve siyasetçi Alphonse de Lamartine’in (1790-1869) Hazret-i Muhammed hakkındaki sözleri ise belki de bütün listenin en çarpıcıları arasındadır. Lamartine, Türkiye Tarihi adlı eserinde, insan büyüklüğünü hedef, vasıta ve netice üzerinden değerlendirir ve sonunda şu suali sorar: “Muhammed’den büyük hangi adam vardır?” Üstelik onu yalnızca bir asker veya hükümdar olarak değil; fikirleri, inancı, hukuk nizamı ve cemiyet kuruculuğuyla birlikte değerlendirir.
Napoleon: Hayranlık mı, siyaset mi?
Mısır seferi sırasında Müslüman bir cemiyetle karşı karşıya kalan Fransız General Napoleon, beyannamelerinde İslâmî bir dil ve ifadeleri kullanmış, Hazret-i Muhammed’in cemiyet kurucu gücüne dikkat çekmiştir. Bundan Müslüman olduğu neticesini çıkaranlar olmuşsa da, bu ifadeleri aynı zamanda siyasi bir vasıta idi. Mısır’ı idare etmek isteyen bir Fransız generalin Müslümanlara İslâmî bir dille hitap etmesi şaşırtıcı değildir. Bu, onun İslâm'dan hiç tesir görmediği manasına gelmez. Nitekim birkaç sene sonra hazırlayacağı ve bugün de tatbikatta olan "Fransız Medeni Kanunu"na, İslam şeriatından pek çok hüküm koydurmuştu.
Bernard Shaw ve Bismarck: Güzel söz yetmez
Shaw’ın, Singapur’da çıkan The Genuine Islam isimli bir mecmuaya 1936’da verdiği röportajda -eğer gerçekten dediyse- İslamiyetin dogmalardan uzak, esnek yapısını takdir ettiğini ve Hazret-i Muhammed’e saygı duyduğunu söyler.
Bismarck’a; Hazret-i Muhammed ve İslâm hakkında fevkalade övgüler ihtiva eden sözler atfediliyor. Fakat bunların mehazı mevcut değildir. Bir söz ne kadar güzel olursa olsun, delili yoksa tarihî vesika sayılmaz. İnternette bir cümlenin önüne “Bismarck şöyle demiştir” yazılması, o cümlenin Bismarck tarafından söylendiğini ispatlamaz. Bismarck’a atfedilen sözler, Alman ittifakına güç vermek üzere, Kayzer’in Müslüman olduğu iddiası gibi, Türkler tarafından uydurulmuştur. O, kendinden başka kimseyi beğenmeyen bir şahsiyettir.
Neden Müslümanlaştırılıyorlar?
Peki neden Goethe, Tolstoy, Carlyle veya Lamartine’i Müslüman ilan etme ihtiyacı duyuluyor? Bunun anlaşılabilir bir psikolojik tarafı var. Asırlar boyunca Avrupa’da İslamiyet ve Hazret-i Muhammed hakkında ağır ithamlar yapıldı. Müslümanlar modern devirde bu peşin hükümlere cevap verirken, Batı'nın en büyük düşünürlerinden bazılarının onu takdir ettiğini göstermek istediler. Bu son derece anlaşılır. Fakat zamanla zincir uzamış; “öğrendi, hayran kaldı, övdü, nihayet kabul etti, ama gizledi” şekline dönüşmüş ve Batı cihetinden Müslümanlar için küçük düşürücü bir hâl almıştır.
Aydınlanma çağı Avrupa'sında bir sanatkârın bir dine bağlanması kolay değildir. Çünkü din, inanmayı, yapmayı ve kaçınmayı emreder. Bu serbest fikirli kişiler böyle zapturapta gelemezler. Roger Garaudy, René Guénon, Jeffrey Lang gibi hasbelkader gelenler de dini kendi istedikleri şekle çevirmeye çalışırlar. Bazı övgülerde de madalyonun iki tarafına bakmak lazımdır. Mesela tarihçi Gibbon, İslamiyetteki adil ve eşitlikçi hukuk sistemi ile tevhidi överken, Kur’ân’ı sıkıcı, cennet tasvirlerini basit bulur; cihad emrini devlet kurma hırsıyla izah eder.
Bir insanın Kur’ân’ın edebî güzelliğinden tesir görmesi başka, onun Allah kelâmı olduğuna iman etmesi başkadır. Hazret-i Muhammed’in tarihî büyüklüğünü kabul etmek başka, onun Allah’ın peygamberi olduğuna iman etmek başkadır. İslâm medeniyetini takdir etmek başka, Müslüman olmak başkadır...
Bu tefrik yapıldığında, hem tarih daha doğru hâle gelir hem de hakiki övgülerin kıymeti azalmak yerine artar. Bu gibi meşhur ve mühim şahsiyetlerin Müslüman olmadıkları hâlde, Kur’ân’a, Hazret-i Muhammed’e ve İslam’ın hükümlerine hürmetkâr ve takdirkâr sözleri kâfi miktarda çarpıcıdır. Bunlar Avrupa'nın İslam tasavvurunda büyük bir dönüşümün parçasıdır.
Efsaneyi bırakınca ne kalır?
Orta Çağ Avrupa'sında çoğu zaman Hazret-i Muhammed sahte peygamber ve aldatıcı olarak resmedilirdi. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda ise tarihçilik ve şarkiyatçılık geliştikçe giderek daha fazla tarihî bir şahsiyet olarak tetkik edilmeye başlandı. Bu çalışmaların hepsi İslâm lehine değildi. Hatta bazıları son derece tenkitçi ve menfi idi.
Fakat ehemmiyetli olan şudur: Hazret-i Muhammed artık yalnızca düşman bir dinin kurucusu olarak değil, dünya tarihini değiştiren büyük bir şahsiyet olarak da ele alınıyordu. İşte bu gibi isimler o değişimin dikkat çekici temsilcileriydi...
İslâm’ın Batı’daki hikâyesi yalnızca düşmanlığın hikâyesi değildir. Aynı zamanda Kur’ân’ı merak edenlerin, Hazret-i Muhammed’i araştıranların, İslâm’ın tevhid akidesinden tesir görenlerin ve Avrupa’nın yerleşik peşin hükümlerini sorgulayanların da hikâyesidir.
Bunlar Müslüman olmadılar; fakat Hazret-i Muhammed’e ve İslâm’a, kendi çağlarının peşin hükümlerinden sıyrılarak insafla ve adil baktılar, doğrunun bilinmesi için mücadele ettiler. İşte onların kıymeti burada olsa gerektir. Bu yüzden asıl sual şudur: Bu insanlar İslamiyette ne gördü ve onlara tesir eden nedir?

