Emir verdi kaymakamlar kadılar
Saya zor da fistan kolay dediler
* Şimdi sadece folklor ekiplerinde kalan hayran olunası saya, üç etek, bindallı gibi mahallî kıyafetler, bir zamanlar yasaktı...
*Dünyanın en güzel lisanlarından olan Türkçe sabote edildiği gibi; bilerek veya bilmeyerek Türk kültürü yerle bir olundu...
Cumhuriyetin kıyafet inkılâbı denildiğinde akla ekseriya Şapka Kanunu gelir. Hâlbuki Anadolu’da kadın kıyafetlerinin dönüştürülmesi için yürütülen ve çoğu zaman kanundan ziyade idari baskıya dayanan kampanyalar da modernleşme siyasetinin ehemmiyetli fakat az bilinen bir cephesidir.
Reisicumhur 28 Ağustos 1925’te İnebolu Türk Ocağı’ndaki konuşmasında bir sinyal vermiştir. “Türkiye Cumhuriyeti halkı; fikriyle, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat ve izhar etmek mecburiyetindedir. Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel midir?” Yine orada Türk kadınına yüzünü kapatan giysileri yakıştıramadığını söylemiştir... Devrin mahallî gazetelerine aksettiği üzere geri kalmışlığın nişanesi kabul edilerek bazı vilayetlerde mahallî kıyafetler yasaklandı. Mesela Tirebolu Belediyesi ve Trabzon vilayet meclisi 1926’da peçeyi yasakladı. Bunu Sivas takip etti. 48 saat içinde peçesini çıkarmayan kadınlara para cezası kesildi veya bu kadınlar karakola sevk edildi. Bodrum şehir meclisi 1934’te peçe ve çarşafı tamamen yasakladı. Az sonra çarşaf yasağı getirildi. Yasağı Mersin Belediyesi başlattı. Ardından Trabzon, Rize, Adana, Ordu, Konya, Tarsus, Muğla, Sinop, Yozgat, Afyon, Senirkent, Biga, Aydın, Antalya, Maraş ve Mardin belediyeleri çarşafı yasakladı...
Tek tip insan
1935 yılında CHP müfettişlerinden biri Doğu Anadolu’dan Ankara'ya gönderdiği raporda köylü kadınlarının hâlâ eski mahallî kıyafetleri kullanmasından şikâyet ediyor ve bunların medeni kıyafete alıştırılması gerektiğini yazıyordu. Aynı yıllarda farklı vilayetlerden gelen raporlarda üç etek, şalvar, mahallî başlık, eski tarz kadın kıyafeti gibi ifadeler bir folklor zenginliği olarak değil, çözülmesi gereken bir idare meselesi olarak görülüyordu.
Devlet, bu kıyafetleri medeni görünüş telakkisiyle bağdaşmayan eski alışkanlıklar olarak görür ve mücadeleyi teşvik ederdi. Bu politika çoğu zaman kanunla değil, valilik tamimleri, CHP teşkilatı, Halkevleri, köy enstitüleri, parti müfettişleri, öğretmenler ve mahallî idarenin baskısıyla yürütüldü.
Umumi parti müfettişliği raporlarında kadın kıyafetine dair teklifler vardır. Gazeteler mahallî kıyafetleri iptidai, geri, medeniyet dışı olarak vasıflandırmaktadır. Devlet, kadının modern kıyafetler (manto, tayyör, şapka) giymesini, ikna, moda defileleri, umumi yerlerde görünürlük ve sosyal teşvikler yoluyla yaygınlaştırmaya çalışmıştır.
1932’de kurulan Halkevleri’nin vazifelerinden biri de inkılâpları halka benimsetmekti. Bunlar yalnızca tiyatro oynanan veya konferans verilen yerler değildi; gündelik hayatı dönüştürmeyi hedefleyen bir kültür siyaseti yürütüyorlardı. Halkevi mecmualarında asrî kadın kıyafeti kampanyaları göze çarpar. Bu neşriyatta köylü sık sık milletin özü olarak övülürken, aynı yerlerde köylünün hayat tarzının, görünüşünün ve alışkanlıklarının değiştirilmesi gerektiği de müdafaa ediliyordu.
Bu ikili nokta-i nazar devrin en dikkat çekici tezatlarından biridir. Ülkü mecmuasında neşredilen yazılara bakıldığında köyün millî kültürün kaynağı olarak yüceltildiği, fakat aynı zamanda köylünün terbiye edilmesi, asrîleştirilmesi ve gündelik hayatının dönüştürülmesi gerektiği fikrinin tekrarlandığı görülür.
Folklor sevilir, folklorun sahibi değil!
Erken Cumhuriyet rejimi için kıyafet, moda ve estetikten çok siyasi bir meseleydi. Merkezî devlet cihetinden mahallî kıyafet, yalnızca farklı bir giyim tarzı değil; aşiret bağlarını, mahallî kimlikleri ve Osmanlı’dan devralınan sosyal nizamı da temsil ediyordu. Bu sebeple mahallî kıyafet ifadesi müspet bir kültürel unsur olarak değil, aşılması gereken bir köhne anane olarak ele alındı. Kadının görünüşü, modernleşmenin vitrini hâline getirildi.
Halkevleri’nde 1930'lu yıllarda açılan biçki-dikiş kursları yalnızca meslek öğretmeyi hedeflemiyordu. Bu kurslar vasıtasıyla Cumhuriyet kadınının nasıl görünmesi gerektiği de tarif ediliyordu. Yani bir kültür politikasıydı. Terzilik tahsili, devlet destekli biçki-dikiş kursları ve yeni elbise kalıpları aynı modernleşme programının parçalarıydı. Böylece şehir ve köyde kadın kıyafeti rejimin arzusuna uygun bir şekilde standart hâle gelecekti.
Bugün saya, üç etek ve benzeri kıyafetler Kültür ve Turizm Bakanlığının kültürel miras envanterinde yer almaktadır. Ne var ki aynı kıyafetler cumhuriyetin ilk devrinde ilerlemenin önündeki engel semboller arasında görülüyordu. Bugün otantik denilen kıyafetler, o günün bürokratlarının gözünde eski hayatın köhne kalıntılarıydı.
"Tutun, sayalı kaçıyor!"
Cumhuriyet devrinde Anadolu'daki kılık-kıyafet tatbikatı, bilhassa kadınların mahallî kıyafetleri bahis mevzuu olduğunda, mahallî idarelerin (belediyeler ve vilayet meclisleri) kararlarıyla şekillenmiş sosyal bir deformasyon safhasıdır.
Taşrada modernleşmeyi hızlandırmak isteyen mahallî bürokrasi, çağdaşlaşma yarışına girişerek, sadece çarşaf ve peçe gibi dinî sembollerle değil, şalvar, aba, car, saya, üç etek, bindallı, ferace gibi mahallî/ananevi kıyafetlere karşı sert idari tedbirler tatbik etmiştir. Mahallî idarelerin çarşaf ve peçe yanında Anadolu’nun ve Türklerin asırlık kültürel mirası olan ananevi mahallî kıyafetlerle mücadelesi, dinî gerekçelerden ziyade modernleşme, medenileşme ve sınıfsız/tek tip ulus imajı meydana getirme ideolojisine dayanıyordu.
Kendisi düşük profilli olduğu hâlde, halka tepeden bakmayı âdet hâline getirerek aşağılık kompleksini yenmeye çalışan devrin elitleri ve bunlara yaranmaya çalışan taşra bürokrasisi, Anadolu’nun mahallî kıyafetlerini Cumhuriyet’in modern yüzüne yakışmayan, köylülüğü ve geri kalmışlığı sembolize eden unsurlar olarak gördü.
Mesela 1934’te Adana, Mersin ve bütün Çukurova’da hem erkeklerin hem de tarlada çalışan kadınların giydiği şalvar ve kara don, külhanbeyliğe ve gayrimedeni manzaraya karşı bir tedbir denilerek mahallî meclis kararlarıyla yasaklandı.
Ege, İç Anadolu ve Karadeniz’de kadınların günlük olarak giydiği, önü açık veya yırtmaçlı bir üst elbisesi olan saya, peştamal ve üç etek gibi kıyafetler şehir merkezlerine girerken engellendi. Kadınların resmî dairelere, pazarlara veya kent merkezlerine bu kıyafetlerle girmesi şehir nizamına aykırı kabul edildi.
Mesela Afyon’un kesif Türkmen halkın yaşadığı Emirdağ kazasında 1930’larda saya yasaklandı. Belediye çavuşları kaymakamın emriyle ellerinde makas gezer, saya giyen kadınların kuyruğunu keserdi. Kadınlar türkü bile yakmıştı:
“Emir verdi kaymakamlar kadılar/Saya zor da fistan kolay dediler...”
Fistan, düz elbise demektir. Böylece kadınlar eve kapandı; pazara yoğurt satmaya bile çıkamaz oldular. Ezkaza sokağa çıkan kadın, belediye çavuşunu görünce kaçıp bir yere sinerdi. İnadına kuyruğu kesik sayayla gezen cesur kadınlar da vardı.
Hâlbuki saya son derece ihtişamlı ve zarif bir kıyafettir. Bu kıyafet iyi biçilip dikildiği zaman bir kadına sultan edası verirdi. Hele kadınların ihtişamlı baş süsleri, kraliçe tacını gölgede bırakırdı...
Kozanoğlu ağıdında Türkmen erkeği ve kadını bakın nasıl vasfediliyor:
“Ağalar var enli döşlü, hatunları yüce başlı!”
1956’da Amerika’da bir beynelmilel kıyafet yarışmasında Amerikalı aktris Lana Turner’ın Türkmen kıyafeti ile kazandığını duymuştum.
Emirdağ’a gelen yabancılar, bilhassa memur hanımları Türkmen giyimi ile mutlaka bir resim çektirirlerdi. Ben çocukken "inkılap yobazı" bir öğretmen, “Çok iptidai kıyafet! İnsan sayalı birini koluna takıp da Beyoğlu’nda nasıl gezer!” diyecek olmuş, Türk kültürüne meftun olan subay dayım Halil Erenoğlu, “Bilakis, ben bu kıyafetle iftihar ederim” diye cevap vermişti.
Kisveye dikkat!
Anadolu kadınının bu radikal ve hızlı dönüşüme intibakı homojen olmayıp, beldeden beldeye farklı reaksiyonlar gösterilmiştir. Köyde ve tarlada çalışan Anadolu kadını için üç etek, şalvar veya mahallî bürümcükler sadece bir anane değil, aynı zamanda çalışma hayatına uygun pratik elbiselerdi. Batı tarzı mantolar ve elbiseler hem pahalıydı hem de ziraat ehline uygun değildi.
Yasakların çok sıkı tatbik edildiği şehir merkezlerinde, çarşafını veya mahallî örtüsünü bırakmak istemeyen bazı ananevi kadınlar, ceza yememek adına eve kapanmayı ve ammeye açık yerlerden (pazar, sokak, resmî daireler) çekilmeyi tercih ettiler. Köyle teması olan okumuşlar, düğünlerine mahallî kıyafetle gelmesinler diye, davetiyelerine “kisveye dikkat” yazarlardı.
Taşradaki kadınlar, mantoya parası yetmediği veya tamamen açılmak istemediği için çarşaf yerine manto-başörtüsü kombinasyonunu meydana getirerek hem kanuni sınırda kaldılar hem de ananevi tesettür telakkisini muhafaza ettiler.
Cumhuriyet seçkinleri kadını modern Türkiye’nin vitrini ve çağdaşlaşmanın en büyük ispatı olarak görüyordu. Ancak bu ideali Anadolu’nun her köşesine aynı hızda yayma çabası ve mahallî idarelerin polisiye tedbirlere müracaatı, devlet ile taşra kadını arasında uzun yıllar sürecek kültürel ve sosyolojik bir mesafenin doğmasına yol açmıştır. Bu devirde, kadını koruma ve yüceltme sloganı altında, en çok ezilen kadınlar olmuştur...
Şehir sınırı kamuflajı
Köylü veya dar gelirli bir Anadolu kadınının gardırobunda Batı tarzı bir manto, tayyör veya modern bir elbise bulunmuyordu. Bu “asrî kıyafeti” satın alacak parası da yoktu. Devletin Sümerbank fabrikaları aracılığıyla ucuz kumaş imal hamlesi ise taşranın en ücra köşelerine her zaman aynı hızda ulaşamadı.
Saya ve şalvar, kadının günlük hayatta rahat hareket etmesini temin eden ergonomik kıyafetlerdi. Şehir merkezindeki pazara mal satmaya gelen köylü kadınlar, girişlerde kıyafet kontrolüne takılınca ya mallarını satamadılar ya da ceza ödemek zorunda kaldılar. Erkekler farklı mıydı ya? Köylerde de köy odasında bir takım elbise durur, kasabaya giden köylü bunu giyip giderdi.
Anadolu kadınları bu sert deformasyon karşısında açıkça kıyama kalkmasalar da günlük hayatta kendi pasif direniş ve hayatta kalma stratejilerini geliştirdiler. Kadınlar köylerinden çıkarken kendi diktikleri sayaları veya şalvarları giyiyor, şehir merkezine veya jandarma/zabıta kontrol noktalarına yaklaşırken yanlarında taşıdıkları, mevzuata uygun tek bir şehir kıyafetini (umumiyetle düz renkli bir dikim örtü veya emanet bir manto) üzerlerine geçiriyorlardı. Şehirden çıkınca tekrar mahallî kıyafetlerine dönüyorlardı.
Kadınlar tamamen garplılaşmak yerine, kanuni müeyyidelerden kaçabilecek ama ananevi âdetlerini da muhafaza edecek melez (hibrid) elbiseler imal ettiler. Şalvarın paçalarını daraltarak kumaş pantolona benzettiler; sayanın yırtmaçlarını dikerek onu modern bir elbiseye dönüştürmeye çalıştılar.
Radikal cezaların tatbik edildiği devirde, ceza alma korkusu ve mahallî kıyafetinden vazgeçmeme inadı birleşince, binlerce Anadolu kadını kasabalara pazarlara gitmekten vazgeçti. Kadının sosyal hayata katılması hedeflenirken, bu hâl, tam aksine taşrada kadının sosyal hayattan izole olmasına yol açtı.
Türk kültürüne uzak Türkçüler
1908’den sonra Türkiye’de iktidarı ele geçiren bir zümre, Türkçülüğü resmî ideoloji yapıp güya Türklüğü güçlendirme iddiasında oldular.
Ancak ve kendilerine Jön Türk denen, ama Türklükle bu isimden başka alakaları olmayan, yani hakiki Türklük şuurundan mahrum bu zümre, gerek ideolojik saplantıları ve taassupları gerekse entelektüel sığlıkları sebebiyle Türklüğe ve Türk kültürüne onulmaz zararlar verdiler ki Haçlılar, Moğollar, hatta Sovyetler bile Türklüğe böylesini yapmamıştır.
Türklükle uzaktan yakından alakası olmayan antik bazı ırklar, hatta step halkları Türk diye lanse edildi. Asırlardır cemiyete yerleşmiş nice isimler Moğol isimleriyle, nice kelimeler Türkçe zannedilen Moğolca kelimelerle değiştirildi.
Türklüğe en çok hizmet etmiş Osmanlı padişahları kötülenirken, Türklüğe en büyük zararı vermiş Cengiz, Moğol olduğu hâlde, en büyük Türk diye propaganda edildi. Türkler, belki de kendi atalarını kesmiş olan, bu amansız zalim Türk düşmanının ismini çocuklarına vermekte yarıştılar.
Dünyanın en güzel lisanlarından olan Türkçe sabote edildiği gibi, tarih ve kültür devrimi adı altında bilerek/bilmeyerek Türk kültürü yerle bir olundu. Bir yandan Türklük allanıp pullanırken, beri tarafta garp hayranlığı taklitçi bir tavırla bu slogana yedirildi.
Tek tip insan yetiştirmek şiarıyla, memlekette çeşit çeşit birbirinden ihtişamlı ve manalı mahallî kıyafetleri çağ dışı diye yok etmeye çalışıldı. Cemal Paşa, 1909’da entariyi yasaklamış, aksine hareket edenlere para cezası getirilmişti. Zaptiyeler sokaklarda entarilileri kovalar olmuştu.
Devletin zoru neydi?
Devlet neden elbiseyle bu kadar meşgul oldu? Çünkü devrin hâkim modernleşme telakkisi görünüşün zihniyet değişikliğini hızlandıracağına inanıyordu. Bu yalnız Türkiye’ye has değildi. XX. yüzyılın ilk yarısında Sovyetler Birliği’nden İran’a kadar birçok ülkede devletler vatandaşın görünüşünü yeniden biçimlendirmeye çalıştı. Türkiye’de ise bu siyaset bilhassa kadın bedeni ve kıyafeti üzerinden yürütüldü. Modern kadın, modern devletin vitrinine dönüştürüldü. Dolayısıyla üç etek yalnızca üç etek değildi. Eski düzenin sembolü olarak okunuyordu.
Hülasa Cumhuriyet devrindeki bu mücadele sadece çarşaf ve peçe üzerinden yürüyen dinî bir saflaşma değildi. Doğrudan Anadolu'nun bin yıllık köylü/göçebe giyim kültürünü (saya, şalvar vb.) garplı normlara göre standartlaştırma operasyonuydu. Devletin modern bir cemiyet meydana getirme saplantısı, taşrada kadınların ekonomik gerçeklikleri ve pratik hayat şartları ile sert bir şekilde çarpışmıştır.
Bugün Anadolu'nun büyük bölümünde saya, üç etek ve benzeri kıyafetler günlük hayattan çekilmiş vaziyettedir. Bunun tek sebebi devlet politikaları değildir. Şehirleşme, sanayileşme, hazır giyim sektörünün gelişmesi, ekonomik şartlar ve insanların kendi tercihleri de bu dönüşümde tayin edici oldu. Fakat devletin bu safhayı hızlandırdığı ve ona güçlü bir ideolojik yön verdiği de inkâr edilemez. -Modernleşme- yalnız okul, hukuk ve ekonomi üzerinden değil; kumaş, kalıp ve elbise üzerinden de yürütüldü. Cumhuriyet'in ilk kuşak yöneticileri bunu "çağdaşlaşma" olarak görüyordu.
Bugünden bakıldığında ise başka bir sual sorulabilir: Bir devlet vatandaşına tahsil verebilir, hukuk nizamı kurabilir, altyapı inşa edebilir. Peki vatandaşının hangi eteği giymesinin daha doğru olduğuna da karar vermeli midir? Erken Cumhuriyet'in cevabı büyük ölçüde “evet” idi.
Devletin kadın kıyafetiyle uğraşması 1950’den sonra azaldı. 1980’lerde bu sefer postmodern bir kıyafet mücadelesi sahnelendi. Başörtülü kızların üniversiteye gitmesini, rejim büyük tehdit olarak gördü ve memlekette bu vesileyle trajikomik hadiseler yaşandı.
.....
Ayrıca bkz. İlbeyi Özer, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yaşam ve Moda, İstanbul 2006; Deniz Güner, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kıyafet Yasakları, Rumelide Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, (37), 598-608; Önder Duman, İktidar ve Beden: Cumhuriyet Döneminde Çukurova ve Çevresinde Şalvar Yasağı, History Studies, August 2018, 10/5/43-54.

