İoanna Kuçuradi’nin ölümü (4 Ekim 1936-2 Ekim 2026), Türkiye’de felsefe hayatı bakımından önemli bir kayıptır. Kuçuradi yalnızca eser veren bir akademisyen değildi; kurum kuran, öğrenci yetiştiren ve Türkiye’de felsefenin akademik bir alan olarak güçlenmesine katkıda bulunan bir isimdi. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü 1969’da kurması ve uzun yıllar bölüm başkanlığını yürütmesi bunun en açık göstergelerindendir. İnsan hakları, etik, değer felsefesi ve eğitim alanındaki çalışmalarıyla da geniş bir etki alanı oluşturdu.
Bununla beraber, önemli bir felsefecinin ardından söylenmesi gereken şey yalnızca övgü değildir. Felsefecilere gösterilebilecek en büyük saygılardan biri de onların fikirlerini ciddiye almak ve gerektiğinde eleştirmektir. Kuçuradi’nin bazı görüşlerinin ciddi biçimde tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Bunlardan biri eğitim anlayışıdır. Kuçuradi, eğitimin kişilere bir tür “insan kimliği bilinci” kazandırması ve eğitimin bir “insanlaşma” süreci olarak görülmesi gerektiğini savundu. Bu yaklaşım, onun düşüncesini inceleyen akademik çalışmalarda da açık biçimde ortaya konmaktadır. Fakat bana göre “insanlaştırma” fikri tehlikeli bir kapı da açabilir. Çünkü hemen ardından şu soru gelir: Kimin insan anlayışı? İnsanlaşmanın ölçüsünü kim belirleyecek? Devlet mi, filozoflar mı, eğitim bürokrasisi mi? Yirminci yüzyılın totaliter rejimleri de “yeni insan” meydana getirme iddiasıyla eğitimi ideolojik dönüşüm aracı olarak kullandılar. Bu nedenle liberal açıdan eğitimin amacı insanları belirli bir kalıba sokmak değil, onların kendi hayatlarını kurabilmelerini sağlayacak bilgi ve düşünme araçlarını sunmak olmalıdır.
Kuçuradi’nin insan hakları anlayışı da bana göre eleştiriye açıktır. Onun yaklaşımı insan değeri ve insan onuru kavramlarını merkeze alır ve hakları bu temelde geniş biçimde ele alır. Ben ise insan haklarının çekirdeğinin klasik haklarda bulunduğunu düşünüyorum. Hayat, özgürlük, mülkiyet, ifade, din ve vicdan özgürlüğü gibi haklar diğer hak iddialarının da temelini oluşturur. Hak kavramının çok ve gelişigüzel genişletilmesi, devletten mal ve hizmet talep eden her beklentinin “hak” olarak adlandırılması tehlikesini doğurur. Böylece klasik haklar ciddi bir erozyona uğrar.
Haklarla ilgili bir diğer problem Kuçuradi’nin mesela 28 Şubat sürecinde başı örtülü kız öğrenciler kitleler hâlinde mağdur edilirken aldığı veya almadığı pozisyondur. Ne yazık ki Kuçuradi bu açıdan ciddi, tutarlı ve kararlı bir insan hakları savunucusu görünümü vermedi.
Benzer bir ayrım adalet konusunda da ortaya çıkar. Kuçuradi’nin düşüncesi sosyal adalet fikrine önemli yer verir; nitekim onun insan hakları ve sosyal adalet anlayışı üzerine müstakil akademik çalışmalar yapılmıştır. Benim yaklaşımım ise daha ziyade usul adaletini öne çıkarır. Adalet, herkes için genel ve aynı kuralların uygulanmasıyla ilgilidir; belirli bir gelir veya sonuç dağılımının siyasi otorite tarafından gerçekleştirilmesiyle değil. Yıllar önce Kuçuradi’nin başında bulunduğu Türkiye Felsefe Kurumu’nun bir toplantısında usulî adalet görüşünü savunduğum vakit dediklerimi neredeyse kimse anlamamış ve birçok katılımcının nefret dolu bakışlarıyla karşı karşıya kalmıştım. O gün de bugün de sosyal adalet fikrinin, adaleti sonuçların dağıtımına bağladığı ölçüde, problemli olduğunu düşünüyorum.
Bütün bu eleştirilere rağmen Kuçuradi’nin bazı isabetli tespitleri de vardı. Bunlardan biri şu sözüdür: “Fikirler saygı konusu değildir, insanlar saygı konusudur. Fikirler değerlendirme konusudur.” Bu, ifade hürriyetinin özünü son derece iyi anlatır. İfade hürriyeti insanlara ve insanların ifade özgürlüğüne saygı duymayı gerektirir ama fikirleri tartışır, eleştirir, reddeder veya benimseriz.
Evet, Kuçuradi Türkiye’nin düşünce hayatında iyi kötü bir iz bıraktı. Fikirlerinin bir kısmına katılmak, bir kısmını ise eleştirmek mümkündür…
Toprağı bol olsun.

