* 1908’de hürriyet diyerek halifeye ayaklanan, 1915’te cihad-ı mukaddes misyonunu yüklenen meşrutiyet ordusu zabitlerinin manevi vaziyeti içler acısıydı!..
Osmanlı Devleti’nin kuruluş misyonu gaza ruhu olduğuna göre, bu ruhu temsil edenler de ordu idi. Askerler bu misyonun farkında olarak yetiştirilirdi.
Osmanlı ordusunda din ve dindarlık hâkimdir. Kumandanından erine kadar hemen hepsi temiz itikatlı ve dindardır. İbadetler ihmal edilmez. Dindar olmayanlar da ortaya çıkmaz ve diğerlerine hürmetkâr davranır.
Kışlalarda mescid ve devamlı imam bulunur, beş vakit namaz cemaatle kılınırdı. Bu sebeple Osmanlı ordusuna "Peygamber ocağı" adı verilmiştir. Bu sayede kendilerinden sayıca, hatta mühimmatça güçlü ordulara bu sağlam maneviyat sayesinde galebe çalmışlardır.
1908’den sonra iktidara gelen komitacılar, kendi adamlarına yer açabilmek adına, orduda hayli tasfiyeye giriştiler. Dine ve ananelere bağlı eski devrin adamları tasfiye edilmiş, yerlerine zaman icabı pozitivist tedrisatın hâkim olduğu mekteplerden yetişmiş genç ve tecrübesiz zabitler geçirilmiştir.
Bu yeni zabitler şeklen Avrupa hayranı, dine fevkalade mesafeli, alaycı, hatta muteriz ve muarız (itirazcı ve düşman) idiler. Bunlar temiz imanlı neferleri ezmiştir. 31 Mart Vakası bile bazı zabitlerin dine dokunan icraatları sebebiyle çıkmıştır.
"Daha mı namaz!"
Mülazım (Teğmen) Başkâtipzade Ragıp Bey, Tarih-i Hayatım isimli hatıralarında, cihan harbi sırasında zabitlerin (ki hemen hepsi İttihatçıdır) pek azının namaz kılıp oruç tuttuğunu, haylisinin içki içtiğini, kadın ve erkeklerle düşüp kalktığını, umumi hamamlarda çırılçıplak yıkanıp gezdiklerini, bazısının itikadının olmadığını, esir kampında Rusların bile ibadet edenlere hürmet ve yardım ettiğini, kendi zabitlerinin ise ibadet edenlere hakaret ve alay ettiğini anlatır:
“Meşrutiyet'ten sonra tedricî surette dinsizlik Müslümanlar arasında, bilhassa zabitan, memurin, mektepler içinde hızını alarak moda hâline gelmişti. Mektepli zabitan pişrev (öncü) olup bütün millet zehirlenmeye başladı.
1914’te girdiğim Mekteb-i Harbiye'de her şey mükemmeldi. Fakat beş vakit namazlar hiçbir vakit programa dâhil değildi. Bazı arkadaşlarla hususi olarak namaz vakitlerinde gerek mektep dâhilinde gerekse harici talimgâhlarda farz namazı eda edersek de, bu hareketimizde bazen egoist, terbiyesiz, dinsiz muallim ve bölük kumandanları tarafından menedilip ceza dahi aldık.
Orhaniye kışlasında bir köşede battaniyem üzerinde sabah namazı kılarken sabah teftişine çıkmış bölük kumandanına yakalandım, bana ceza verdi. Bir defasında da namaz için kendisinden izin istediğim mürettep bölük kumandanı mülazım-ı evvel Süleyman Bey’in şu yolda ret ve azar sedası ilk defa olarak ciğerimi delmişti: ‘Daha mı namaz? Yine mi namaz? Askerlikte namaz yok! Namazınızı camilerinizde, hanelerinizde, medreselerinde kılın!’ Mamafih terbiyeli, dindar zabitan ve kumandanlar da yok değildi.
Sibirya’da esir kampında da bazı Türk zabitler, ‘yerimiz dar, esarette namaz kılınmaz’ diyerek beni taciz ettiler. Buna şahit olan Alman esirlerinin kumandanı, ‘Biz Müslümanları beş vakitte temizlenip ibadet eder bilirdik. Görüyoruz ki, Türkler içinde buna riayet eden pek az kişisiniz. Buna devam ediniz. Bizim yapmamız gereken bir şey varsa, ayakta mı duracağız, ellerimizi göğsümüze mi kavuşturacağız, söyleyin, ibadetinize saygısızlık yapmış olmayalım’ dedi. Sonra da aralarında para toplayarak seccade satın alıp bana hediye ettiler.”
Maneviyat kaleleri
Gemi kâtibi Hasan Basri Efendi de esaret hatıralarında benzeri şeyleri söyler, çoğu Türk zabiti için, “İslamiyet nokta-i nazarından kendilerinde bir eser görünmüyor” der. Mülazım Faik Tonguç cihan harbi hatıralarında zabitler arasındaki dinî gevşekliğe ve ahlakî zaafa dikkat çeker.
Çanakkale cephesinde muharebe etmiş Mülazım Abdullah Fevzi Efendi hatıralarında anlatıyor: “Kumandanlar dinsiz, kaba ve azgın adamlar. Sanki Avrupalı materyalistler veya natüralistler gibidirler. Arıburnu'nda tabur imamımız şehit edilince asker sanki diyanet konusunda çobansız bir sürü hâline geliverdi.
Ordugâhta ezan okunmaz, namaz kılınmaz, Kur’ân okunmaz, vaaz verilmez. Asker baştan başa dalâlete bırakılmış, heva ve hevesinin zebunu hâle gelmiş. Kumandanlardan bu işe hiç aldırış eden yok. Bilhassa askerin bu şekilde din ahkâmına bağlı olmaktan kurtulup, her şeyi meşru gören bir hâle bırakılması, kumandanların arzuladığı bir şeydi.
Fakat peş peşe gelen musibetler ve hezimetler, onları uyandırdı, biraz da korkuttu. Onların dinsizliklerini biraz olsun gevşetti. Maneviyat kalelerine sığınmaya mecbur kaldılar.”
Maskaralık
31 Mart 1909 Vakası’nın sebebi, İttihatçı zabitlerin, erlerin ibadetine müdahale edip namaz ve orucu yasaklamaları idi. Cihad-ı Mukaddes maskaralığı zamanında orduda göstermelik dinî faaliyetler yürütülmüştür. Harbiye nezareti askere Enver imzalı enam-ı şerifler dağıtmıştır. Bugün bile elden ele dolaşan ve göz yaşartan Çanakkale’de toplu bayram namazı fotoğrafları, hep harb propagandasından ibaretti.
Cumhuriyetten sonra din ile ordu irtibatı tamamen kesilmiştir. Laiklik prensibini katı bir şekilde kabul etmiş olsa da hükûmetler, halkı askerliğe sevk ederken askerî disiplin ve itaati temin için, askerin maneviyatına hitap etmekte ve dinî sembolleri kullanmakta bir beis görmemiştir. “Peygamber ocağı”, “mukaddes vatan” ve “şehitlerin kanı” gibi dinî tabirlerin kullanılmasından vazgeçilmemiştir.
Mesele, inançlı veya dindar olmak değildir. Bu, şahsî bir iştir. Herkes vazifesini yapar. Ama dindar olmadığı halde, böyle gözükmek yahut dinî sembolleri istismar etmek abestir.
Halk sevmiyordu
Meşrutiyet devrindeki subayların tavırları sebebiyle halkta zaten onlara karşı bir antipati meydana gelmişti. Sabahattin Selek anlatıyor: “Halk subayları sevmiyordu. Hepsini İttihatçı ve Birinci Dünya Harbi felâketinin mesulleri olarak görüyorlardı.” (Anadolu İhtilali, 117)
Kut kahramanı diye meşhur Halil Kut, vazife esnasında esrar içerek kafayı bulduğunu ve içki yasağına rağmen votka bulup birkaç kadeh yuvarladığını hatıralarında anlatır. Onun içki meclislerinden maiyetindeki Kazım Karabekir Günlükleri’nde bahseder, “Hayatımda bu kadar hafifmeşrep bir subayı, düşük rütbelilerde bile görmedim” der.
Kendisi de subay olan, ama Balkan Harbi esnasında istifa eden Çerkez Reşid Bey, sonradan Kuvayı Milliye’ye katılmıştır. 1913’te yazdığı resmî bir yazıda İttihatçı subayları “cenabet zabitler” diyerek tahkir etmektedir. (Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya'da Milli Mücadele, II/375) Medine müdafii Fahri Paşa’nın esasen dindarlıkta bezi bulunmayan Bektaşi meşrepli bir kumandan olduğunu yaveri Feridun Kandemir yazıyor. Böyle bir ordunun Müslüman Arap beldelerini, hele mukaddes beldeleri elinde tutamayacağı gayet tabiidir.
Arş yerine marş!
Karabekir, Günlükler’inde 19 Ağustos 1919 maddesinde Erzurum Kongresi’nin Müdafaa-i Hukuk Reisi Raif Hoca’nın, askerlerin namaz kılarak idman yapmalarını tavsiye ettiğinden bahseder. Erzurum Kongresi’nde Erzincan murahhası Şeyh Fevzi Efendi’nin, “Başımıza gelenler; askerler eskiden sağ ayağı atarken şimdi sol ayağını attığından ve arş yerine marş kabul edildiğindendir!” dediğini, kendisinin buna itiraz ettiğini anlatır ve beğenmez. “Allah akıllar versin diye dua ettim!” der.
Büyük dayım Hafız Hıfzı Efendi (1884-1915) Kafkas cephesinde iken, sakalını kesmiş; soranlara da zabitlerin sakalına sövdüklerini, bundan dolayı imanları gitmesin diye kestiğini söylemiştir. Balkan ve Cihan Harbinde cepheden cepheye koşan Hüseyin Çavuş (Sağırlı, 1890-1986) halamızın kocasıydı. Zabitlerin devamlı surette dine, imana ve namusa ağır sövmesinden askerin rahatsız olduğunu anlatırdı. “Bir askerin de tüfeği doğrultup zabiti vurmadığına hayret ederim” derdi. Mamafih Türk halkında böyle bir tabiat mevcut olmamıştır.
Bu sebeple hem cihan hem de akabindeki Yunan Harbinde halktan asker toplamak çok zor olmuş, asker kaçaklarının sayısı tarihte görülmediği kadar artmıştı. Halk, orduya iştirak etmektense, dağa çıkıp eşkıyalığı tercih ediyordu. Sakarya Harbi evvelinde asker kaçaklarının adedinin 50 bini bulduğunu Fevzi Çakmak Meclis kürsüsünden haykırmıştır. İstiklal Mahkemeleri gibi sert tedbirlerle halk yola getirilip zorla askere alınmıştır.
Başka söze lüzum yok!
Küplüce’de oturan harb gazisi Boyabatlı Cemal Efendi (Eruygun) anlattı: “Harb-i Umumi’de Çanakkale cephesinde İngilizlere esir düştüm. Bizi Kahire yakınında bir kampa götürdüler. Burada bizim gibi yaklaşık 500 kişi vardı. Hepsi içinde namaz kılan 3-5 arkadaş idik. Namaz vaktinde onlardan ayrılıyor; namazımızı kılınca, tekrar onların yanına geliyorduk.
Bu hareketimiz İngiliz kumandanın dikkatini çekmiş, bizi yanına getirtti. ‘Siz ibadet yapıyorsunuz; diğerleri yapmıyorlar. Acaba sizin dininize göre, üç-beş kişi ibadet yapınca, bunlardan o mesuliyet kalkıyor mu?’ diye sordu. ‘Bu Allah’ın bir emridir; herkesin yapması lazımdır. Herkesin borcu kendinedir’ diye cevap verdim.
‘Peki, diğerleri niye yapmıyorlar?’ diye sordu. Bir şey söylemedim. ‘Hiç başka bir şey anlatmana lüzum yok. Sizin felaketinizin ve perişan olmanızın sebebi bunlardır. Allah’a itaati olmayanın, kumandana itaati olur mu?’ dedi.”
Askerî disiplin ve din
Maneviyatın askerlikteki rolünü iyi bilen Fevzi Çakmak, dindar görünürdü ve orduda dinî bir hayat yaşanması için cılız da olsa faaliyet yürütürdü. Onun zamanında ordudaki din subayları, fonksiyonları çok azalmış olsa da mevcudiyetini devam ettirdi. Ama alay müftülüğü ve tabur imamlığına yeni tayinler yapılmadı.
1937 senesinde “tasarruf ve emniyet” gerekçesiyle gemilerdeki imam kadrosu kaldırıldı. Eskiden beri gemilerin grandi direğinin cundasının (en üst noktasının) 1 metre kadar altında metal mahfaza içinde Kur’ân-ı kerim bulundurulması ananesi ise bugün bile terk edilmemiştir.
Bu devirde Diyanet İşleri Reisi Hamdi Akseki’ye ait Askerin Din Kitabı ve Şerafettin Yaltkaya’ya ait "Benim Dinim" bastırılıp askerlere dağıtılmış; askerlerin ve askerî talebelerin mushaf üzerine yeminleri ve yemin merasimlerinde dua ananesi devam ettirilmiştir.
1944’te Çakmak’ın emekliye sevki üzerine orduda bu kadarcık din hizmeti de tatil edildi. Tabur imamı ve alay müftüleri ya tekaüde sevk edildi yahut personel veya öğretmen sınıfına nakledildi. Artık garnizon ve kışlalarda, kumandanın şahsî inisiyatifiyle az buçuk din bilgisine sahip bir nefer, -varsa- mescidde namaz kıldırmakla vazifelendirilirdi.
Demokrat Parti zamanında demokrasinin ve iktidarın fikriyatının da tesiriyle orduda dindar subaylara ve dinî ritüellerin icrasına göz yumulmuştur. Amerika ve NATO sayesinde ordunun dine bakışı biraz yumuşamıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra resmî ideoloji olan Türk-İslam sentezi çerçevesinde orduda nispî bir din hürriyeti hüküm sürmüştür.

