Kaydet
|

* Bir avuç basiretsiz ve gafil zümre, Padişah’a husumet ederken, attıkları adımların koskoca bir imparatorluğun yıkılışını hızlandıracağını göremediler!..

* Sultan Abdülhamid’i devirerek hürriyete kavuşacaklarını zanneden İslamcılar ve sarıklılar, yeni devirde âdeta tasfiye edildiler: “Zalime yardım edene, Allah onu musallat eder”

Bugün dönüp geriye bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun son devrinde kafalarda net bir şablon canlanır: Bir tarafta devleti İslam Birliği politikasıyla ayakta tutmaya çalışan Sultan II. Abdülhamid, diğer tarafta ise onu devirmek isteyen Batıcı Jön Türkler…

Ancak tarih, ders kitaplarındaki bu keskin şablonlardan çok daha karmaşık ve şaşırtıcıdır. Sultan Abdülhamid’e en sert, tavizsiz ve organize muhalefeti yürütenlerin başında, "İslamcılar" ile bazı "sarıklılar" geliyordu. İslamcı tabiri, münhasıran modernistleri ve dini siyasetlerine alet kılanları ifade eder.

Sultan’a muhalefet eden cepheye bakıldığında, sıradan isimlerle değil, bugünki kültür ve din dünyasının köşe taşlarını teşkil eden figürlerle karşılaşılır. Yeni devirde bunlar el üstünde tutulduğu için sanki herkes Sultan Hamid’e muhalifmiş gibi bir tasavvur hasıl olmuştur. İstiklal Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy, cumhuriyet müfessiri Elmalılı Hamdi Yazır, Sadrazam Prens Said Halim Paşa, Filibeli Ahmed Hilmi, Adanalı Hayret, Hoca Kadri, Eşref Edip, Tahir Mevlevi, Manastırlı İsmail Hakkı, Mahmud Esad, Mısırlı Ferid Vecdi gibi yazarlar, bu muhalefetin en ön saflarındaydı. Mahir İz, Manastırlı’nın bir gün Ayasofya vaazında İttihatçıları övdükten sonra kürsüden inerken düşüp ayağını kırmasını, cemaatin ilahi ceza olarak gördüğünü söyler.

Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad mecmuaları, İslamcıların 33 senedir içlerinde birikmiş kin ve nefreti kustukları birer tas vazifesi görmüştür. Öyle ki bu isimler sadece tenkit yapmakla kalmıyor, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile paralellik arz eden mecmua, gazeteler ve kürsüler vasıtasıyla Padişah’a karşı çok ağır bir amme efkârı hasıl etmeye çalışıyorlardı. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilme fetvasını o zaman mebus olan Elmalılı Hamdi Yazır yazmıştı. Sarıklı mebuslardan Asım Yörük de kendisine destek vermişti.

Sultan Hamid’in sarıklı muhalifleri
Başlık ResmiSultan Hamid’in sarıklı muhalifleri

Zamanın müceddidi

Bunun haricinde ulemanın ve meşayihin büyük ekseriyeti ile Padişah’ın arası gayet iyiydi. Hepsine hürmet ve riayet göstermiştir. Onlar da kendisine sadakatten ayrılmamış; hal’inde ise ellerinden bir şey gelmemiştir. Tekkeler ekseri kendisi de tasavvuf ehli olan Padişah’a arka çıkmışlardır. Mesela Seyyid Fehim Arvasi hazretleri vefatından birkaç gün evvel (1896), “İslâm, Abdülhamid Han ile kâimdir” buyurmuştur.

Hindistanlı şeyh Zeyd Farukî, Makamat-i Ahyar kitabında babası Müceddidi şeyhi Ebulhayr Farukî’nin bir gün peygamberimizi rüyada üzüntülü gördüğünü, sebebini sorduğunda, “Türkler benim halifemi bugün makamından ayırdılar. Bunun cezasını çok acı çekeceklerdir” buyurduğunu anlatıyor.

Lübnanlı Yusuf Nebhanî, Hindli Mevlevî Hâfız Abdülcemîl, Lübnanlı Seyyid Hüseyn Cisr, Mekke müftüsü Seyyid Ahmed Zeynî Dahlân, Rahmedullah Hindî gibi ulema, Gümüşhanevî, Seyyid Abdülhakîm Efendi, Şamlı Salih Müneyyir Rifai, Trabluslu Zafir Şazeli, Halebli Ebülhüda Sayyadi, Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Silistreli Süleyman Efendi, Şerefeddin Dağıstanî, Muhammed Küfrevî gibi meşayih, hep Sultan Hamid’i övmüşler yahut iyi münasebet içinde olmuşlardır. Hatta Abdurrahman Tâhî, manen kendisine lütfedilen mücedditlik makamının, zamanın halifesi olan Sultan Abdülhamid’e verilmesi için niyazda bulunmuştur.

Çok âlimler, Padişah’ı zamanın müceddidi kabul etmiştir. O devirde yazılan kitapların hepsi Padişah’a övgülerle doludur. Korkudan denirse, hal’inden sonra da kendisini hayırla andılar.

Niçin muhalif oldular?

Ancak şahsi husumet yahut itikat farklılığı sebebiyle Padişah’a husumet ve muhalefet edenler de olmamış değildir. İzmir Mevlevihanesi Şeyhi Nureddin, Konya Mevlevihanesi Şeyhi Veled İzbudak, Kelami Tekkesi Şeyhi Erbilli Esad, Yedikule İmrahor Tekkesi Şeyhi Necmeddin, Kocamustapaşa Ağaçkakan Bedevi Tekkesi Şeyhi Naili, Bursa’da Peçeli Hüsameddin Efendi gibi bazı şeyhler, Jön Türk sempatizanı ve Padişah muhalifi idiler.

Üsküdar Rifai Tekkesi Şeyhi Hüsnü Ceyhun’un, “Bir beladan bin bela icad eder hain Yezid / Âdemiyyet, mülk ü millet düşmanı Abdülhamid” yazan şiirini İttihatçılar marş yapmıştı. Bunlar ekseri, hakiki şeyh olmayıp, babasının postuna oturmuş sıradan şahıslardı. Yine de bunlara mevkilerine münasip muamele ederek tarafından tam maaşla başka şehirlerde ikamete tabi tutulmuş; tekkelerine ve ailelerine ilişilmemişti. Ama onlar bunu ceza olarak görmüşlerdir.

Peki dindarlığı ile tanınmış, hatta ismi İslam birliğiyle aynileşmiş bir halifeye, devrinin dindar geçinenleri neden muhalif oldu? Zamane yazarlarının hepsini birden İslamcı diye andığı şahsiyetlerin zihniyeti arasında dağlar kadar fark vardır. Bir kısmı modernist, bir kısmı muhafazakârdır. Muhalefetleri de buna göre farklı sebeplere dayanıyordu. Sultan Abdülhamid’e bayrak açmanın arkasında şahsi hırs ve kin, kendince idealist fikirler yahut tesiri altında kaldığı menfi propaganda yatıyordu.

İslamcıların modernist zümresi esas itibarıyla padişahın tavizsiz ananevi din telakkisine karşıydılar. Onu, bu inancın sembolü görüp düşman oldular. İşte Akif’in, “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek / Otuz üç yıl bizi korkuttu şeriat diyerek” diyecek kadar öfkelenişinin sebebi budur.

Modernizmin kurucusu Cemaleddin Efgani, talebesi Muhammed Abduh ve bunun talebesi Reşid Rıza, Sultan’ın amansız hasımlarıydı. Biri hilafet siyaseti yüzünden İngiliz emperyalizmine zarar verdiği, ikincisi sağlam muhafazakâr duruşu sebebiyle Müslümanlığın modernizasyonuna imkân tanımadığı, üçüncüsü ise kendisine yüz vermediği için muhalifti. Bunların Türkiye’deki Akif gibi mümessilleri de aynı yoldan yürümüştür.

Sultan Hamid’in sarıklı muhalifleri
Başlık ResmiSultan Hamid’in sarıklı muhalifleri

Mektepliye haset mi?

İslamcılar ile bazı sarıklılar, parlamentonun, dindeki meşveretin icabı olduğuna inanıyor; meşrutiyeti askıya aldığı için Padişah’ı dine aykırı davranmakla itham ediyorlardı. Bu sebeple, istibdat olarak adlandırdıkları bu tek adam idaresine karşı çıkmayı dini vazife sayıyorlardı. Hâlbuki parlamentonun meşveret prensibiyle doğrudan alakası yoktur. Hükümdar saltanat sürer, ama hükûmet etmez. Devleti sadrazam ve nazırlar idare eder. Bunlar da meşveretle karar alır. İslamiyetin başından beri hüküm böyledir.

Sansür sebebiyle fikirlerin serbestçe söylenemediğinden şikâyetçilerdi. Hâlbuki sansüre takılan şeyler ya devletin emniyetini tehlikeye atacak yahut din ve ahlaka aykırı düşecek söz ve haberlerdi. Dinî kitaplarda hata olmaması için kontrol eden maarif encümeni zamanın meşhur âlimlerinden müteşekkildi.

Sultan Abdülhamid devrinde, Garbı yakalama hamlesinde lazım gelen teknik elemanların yetişmesi için yeni usulde mekteplere yenileri eklenmiş; ancak bu hâl, ilmiye sınıfından bazısını tedirgin etmiştir. Bunlar medreselerin arka planda kaldığını düşünerek, kendi sınıf istikbalini tehlikede gördüler. Padişaha karşı mesafeli, hatta hasmane bir tavır takındılar.

Hâlbuki medreseliler istihdam cihetiyle bir sıkıntıya maruz kalmadığı gibi, bu devirde, haylisi padişahın kendi servetinden olmak üzere çok para sarf edilerek nice yeni medrese yapılmış, mevcutlar da tamir edilmişti. Medreselerde okuyan talebe ve ders veren müderris sayısı hiçbir devirde olmadığı kadar artmıştır. Ancak bir asırdır devam eden toprak kayıpları sebebiyle medreselerin vakıfları elden çıkmış, dolayısıyla gelirleri azalmıştı.

Bazıları Padişah’ın tahtan indirilme endişesiyle ve bunun için de ulema desteği lazım geldiği için her zaman ilmiyeye şüpheyle yaklaştığını söyler. Tarihe bakılırsa, Padişah bunda haksız değildir. Ancak şurası bir hakikattir ki Sultan Abdülhamid herkese şüpheyle bakardı.

Sultan Hamid’in sarıklı muhalifleri
Başlık ResmiSultan Hamid’in sarıklı muhalifleri

Ya sonra?

27 Nisan 1909’da Sultan Abdülhamid tahttan indirildiğinde, İslamcılar, meşrutiyetin ilanıyla birlikte memlekete asr-ı saadet adaletinin geleceğini hayal etmişlerdi. Fakat hakikat, suratlarına bir tokat gibi çarptı. İttihatçılar, eski devri mumla aratacak bir diktatörlük kurdular.

Başa geçenlerin dine uzak, hatta düşman kişiler olduğunu geç anlayan sarıklılar, yıktıkları padişahın aslında koca bir çınarı ayakta tutan ana direk olduğunu devlet ellerinden kayıp giderken fark ettiler. Rıza Tevfik gibi akıllı ve insaflı bir kısmı büyük bir vicdan azabıyla pişman oldular. Bu pişmanlık, Türk edebiyatı ve siyasi tarihinin en hüzünlü itiraflarını doğurdu.

Kendilerinden halife-i müslimîne muhalefet beklenmeyecek olan Mustafa Sabri, İskilipli Atıf, Ermenekli Saffet, Babanzade Naim gibi ulemadan, Abdülaziz Mecdi ve Seyyid Abdülkadir Efendi gibi meşayihten zatlar, az zaman içinde hatalarını anlayıp rücu ettiler.

Sultan Hamid’in sarıklı muhalifleri
Başlık ResmiSultan Hamid’in sarıklı muhalifleri

Eski istibdata hasret

İslamcıların muhalefeti ideolojik olduğu için, pişman olmadılar. Süleyman Nazif’in, “Koca Sultan, hasret kaldık eski istibdada biz” dediği gibi kendilerini değil, yenileri suçladılar. Akif, Semerci şiirinde güya İttihatçı idarenin, Sultan Hamid’den de kötü olduğunu anlatır. Tıpkı ideolojilerinin Rusya’ya felaket getirdiğini gören Marksistlerin, “Marksizm iyidir, Ruslar beceremedi” dediği gibi.

İttihatçı/Kemalist tarih iddiasına karşı, Sultan Abdülhamid’i müdafaa mecburiyetinde kalan zamane Müslümanları, lafı eğip bükerek, İslamcıları güya Padişah’a değil de istibdada karşıymış gibi göstermeye çalışırlar. Hâlbuki Padişah müstebid olmadığı gibi, meşrutiyet de şer’î bir kaide değildir.

Sultan Abdülhamid’i devirerek hürriyete kavuşacaklarını zanneden İslamcılar ve sarıklılar, yeni devirde âdeta tasfiye edildiler. Çoğunun başına gelmeyen bela kalmadı. “Zalime yardım edene, Allah onu musallat eder” hadis-i şeriftir.

Sultan Hamid’in sarıklı muhalifleri
Başlık ResmiSultan Hamid’in sarıklı muhalifleri

Tarihten alınacak ders

İslamcı ve sarıklı muhalifler, Sultan Abdülhamid’in dünyasını ve içinde yaşadıkları şartları hakkıyla anlayabilecek ne imkâna ne de kapasiteye sahiplerdi. Bazısı ancak bir köy hocası olabilecek, dünyadan haberi bulunmayan kişiler, Padişah’ın siyasetini, güya din adamı hüviyetiyle kritik ediyorlardı. Hâlbuki hasım oldukları padişah, din bilgisinde çoğundan aşağı değildir. Kaldı ki devlet idaresinde din bilgisi kifayet etmez, ince bir siyaset ve tecrübe de lazımdır.

Hiç kendilerine yakışmayan bir iş yapıp politikaya girdiler. Ayrıca hakiki tasavvuf terbiyesinden mahrum oluşları, bunların kalb gözünü de perdelemiş, akıllarına fazlaca güvenmişlerdir. Bu kabahatleri, dini de insanların gözünden düşürmüş, sonradan laikliğe bahane teşkil etmiştir.

Görülüyor ki iyi niyetli olmak, siyasi analizlerin doğru olacağı manasına gelmemektedir. Bir avuç basiretsiz, kafalarındaki İslamî sistemi müdafaa ederken, attıkları adımların koskoca bir imparatorluğun ve hamisi olduğu dinin yıkılışını hızlandıracağını göremediler.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.