Kaydet
a- | +A

Mukaddes dînimiz İslâmiyette husûsî kıymet verilen “on gece”den biri de, Recep ayının 27. gecesi olan “Mi’râc Gecesi”dir...

15 Ocak 2026-26 Receb 1447 Perşembe günü, inşâallah, Mi’râc gecesini idrâkle şerefleneceğiz... Allahü teâlâ, kullarının çok ibâdet yapmaları, duâ ve tevbe etmeleri için böyle gece, gün ve ayları birer sebep kılmıştır.

Bilindiği gibi, mukaddes dînimiz İslâmiyette husûsî kıymet verilen “on gece”den biri de, Recep ayının 27. gecesi olan “Mi’râc gecesi”dir. O gece, Allahü teâlâ tarafından vâkı’ olan da'vet üzerine, Sevgili Peygamberimizin “İsrâ” ve “Mi’râc” mu’cizesiyle şereflendiği, melekût âlemini, kâinâtın hârikalarını seyir ve temâşâ için, yeni emirler telakkî etmesi için, göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü ve Allahü teâlâ ile konuştuğu gecedir.

Ne kadar enteresan bir durumdur ki, başka hiçbir Peygambere nasip olmayan “İsrâ ve Mi'râc Mu’cizesi”, Tâif seferinden müteessir olarak dönen Peygamber Efendimizin, iki yakınını da (kendisini himâye eden amcası Ebû Tâlib ile 25 yıllık biricik hanımı ve en yakın destekçisi Hazret-i Hadîce’yi) kaybettiği, kendisini en yalnız ve en çok üzgün hissettiği bir zamanda olmuştur. Hattâ bunlardan dolayı, o seneye “Senetü’l-hüzün=Âmü’l-hüzün=Hüzün yılı” denilmiştir.

Bu “mu'cize”yi, zaman ve mekân mefhûmlarıyle açıklamak ve akıl ile îzâh etmek çok zordur, hattâ mümkün değildir. Ama İlâhî kudretin ve Peygamberlik mertebesinin ne demek olduğunu idrâk edebilenler, bu hâdisede de bir garîplik görmezler. Allah ve Resûlüne inananlar, mu'cizelere de inanırlar.

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Mi’râc’ta Cennet’i, Cehennem’i, sayısız şeyleri görüp, Kürsî, Arş ve Rûh âlemlerini de geçerek, bilinemeyen, anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde, mekânsız, zamânsız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı da gördü. Hiçbir mahlûkun bilemeyeceği, anlayamayacağı ni’metlere kavuşup bir anda, Kudüs'e ve oradan da Mekke-i Mükerreme’ye geldi.

"İsrâ", “gece yolculuğu yaptırılması” ma'nâsında, “Mi'râc” ise, sözlük ma’nâsı itibâriyle “merdiven” ve “yükseklere çıkmak” gibi ma'nâlara gelmekle beraber, esâs i’tibâriyle, Resûl-i Ekrem Efendimizin, “varlık ufuklarının üstüne, yüce makâmlara yükselmesi” demektir.

İslâm âlimleri buyuruyorlar ki: “Mi’râc, rûh ve ceset ile birlikte oldu. Peygamberimizin Mekke'den Kudüs'e götürüldüğü, âyet-i kerîme ile [İsrâ, 1] sâbit olduğundan, Mi’râcın bu kısmına inanmayan kâfir olur. Göklere, bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan ise sapık olur.”

İsmâîl Hakkı Bursevî’nin “Rûhu’l-beyân” isimli kitâbında “Tefsîr-i Hüseynî”den naklen deniliyor ki: “Resûlullah’ın [Kur'ân-ı kerîm’de zikredilen] Mekke’den (Mescid-i harâmdan) Kuds’e (Beytü’l-makdise, Mescid-i aksâ’ya) götürülüşüne inanmayan kâfir olur. Göklere ve bilinmiyen yerlere götürüldüğüne inanmıyan ise, dâl ve mübtedi’, ya’nî sapık ve bid’at ehli olur.”

Mi’râc gecesini tâât u ibâdâtla, meselâ tevbe-istiğfâr etmekle, kazâ namazları kılmakla, Kur’ân-ı kerîm ve kıymetli ilmihâl kitaplarını okumakla, tesbîhâtla, salevât-ı şerîfe getirmekle, duâ, münâcât, tazarru’ ve niyâzla;… gündüzünü de oruçla geçirmelidir.

Prof. Dr. Ramazan Ayvallı'nın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR