Çok fena şeyler düşünüyordu Aziz Kripto!.. Erkara’yı devletine karşı, bu yeni 'Hurufi’yi de maneviyata karşı kullanacaktı.
Aziz Kripto; “Hadi içeri alın!” Mânâsında baş işareti yaptı. Emir, tereddütsüz yerine getirildi. Hürmetle geri dönüp, odadan çıktı adamlardan biri. Konuşulanları 'tefekkür' eden Kripto; “İyi! Yoldaşlarda bir gevşeme yok” diye mırıldanarak arkadaşlarına döndü;
- Zor durumda olana yardım etmek kadar tabii ne olabilir. İnsanlık vazifemizi yapacağız ilk önce. Biz ondan değil, o bizden faydalanıyor görünecek ve göstereceğiz!..
Bu penceresiz, havasız odada yoldaşlarının koyduğu kınalı pöstekiye bağdaş kurmuş içinde bulunduğu durumu tahlil ederken, hiç erdem sahibi olmadığının acısını duydu kalbinde. Çok fena şeyler düşünüyordu çünkü. Erkara’yı devletine karşı, bu yeni 'Hurufi’yi de maneviyata karşı kullanacaktı.
Ayak tıkırtılarına konuşmalarını kesip kapıya baktılar. Güneşin soldurduğu kalın, yamalı ve kirli giysileri içinde bir ihtiyar görünüverdi kapıdan. Çoğuna ak düşmüş saçı sakalı, birbirine karışmıştı adamın. Alt ve üst dudaklarını kapatmış kır bıyıklarıyla 'öcü' gibi görünüyordu. Kamburunu düzeltir gibi yaptı. Elleri ayakları titriyordu. Bir müddet sessiz kaldı. İlk defa gördüğü bu insanlara baktı.
- Merhaba dervişler, dedi.
Odanın içinde kendine ayrıldığını tahmin ettiği yaban keçisi derisinden yapılmış postun üzerine oturdu. Kripto, gayet nazikçe selamını aldı. Hürmetle hatırını sordu.
- Artık yalnız değilsiniz.
- Birbirine benzeyen, çaresiz geçen günler kadar insanı bitiren bir işkence olamaz. Neyse ki sizinkiler çıktı karşıma.
- İyi ki çıkmışız. O korkunç günler mazide kaldı.
- Mazide kalan şeyler benim çektiklerim. Onları bilmeden intikam hissiyatımı anlatamam ki…
Deyip oradakilerin yüzlerine baktı. İfadelerinden tepkilerini ölçmek istiyordu aklınca. Kripto, yeteri kadar vakitlerinin olduğunu nasıl isterse öyle yapmasını vurgulayarak, elemanlarına döndü.
- Hamamı yakın. Yeni libaslar ve tabii ki yiyecek bir şeyler hazırlayın. Vazifeliler yaydan çıkmış ok misali fırladılar. Hurufi’ye dönüp;
- Biz bize kaldık hadi anlat bakalım. Seni dinliyorum.
- Horasan’ın kervan geçmez, kuş konmaz dağları, yaylaları, terk edilmiş köyleri yurdumuz, sahipsiz cahil halkı ise muhataplarımız olmuştu. Kısa zamanda çığ gibi büyüdük. Vadilere sığmadık. Paramızı, malımızı, mülkümüzü sayamaz olduk. At, deve, sığır nahırlarımız, davar sürülerimiz otlakları doldurup taştı. Bütün Hurufiler zevk-i sefa içinde bolluk bereketle dolu olarak yaşıyorduk. Göçer boylar, aşiretler, itilmiş, hor görülmüş aileler öbek öbek kafilemize, yeni dünyamıza katılıyor. Her günümüz bir öncekinden daha güçlü, daha kalabalık oluyordu. Süt ve gül suyu hamamlarında yüzüyor, şarap havuzlarına dalıp, haşhaş dumanlarıyla mest oluyorduk... Sözün kısası hayallerimizdeki cenneti kurmuştuk. İliklerimize kadar yaşıyor, yaşatıyorduk. Gün doğusundan Hindistan’a, gün batısından Rum diyarına kadar taraftarlarımız olmuştu. Tâa ki o Temur denilen melun çıkana kadar!
Hurufi anlattıkça içerleniyor, hayıflanıyor kahırlanıyordu. Onun 'Temur' dediği Timur Han'dan başkası değildi. DEVAMI YARIN

