Erkara, toplantının baş mimarı olarak oldukça şımarıktı. Padişah-ı şahanelerinin iltifatlarına mazhar olmuş, Doğan’ı bir adım daha geride bırakmıştı.
YILDIRIM HAN’IN HUZURUNDA...
Muhteşem bir gece yaşanıyordu. Yıldırım Beyazıd Han’ın şanına yakışır bir organize yapılmış, sarayın teşvik ve isteğiyle Doğan Bey’in de içinde bulunduğu genç kabiliyetlerden bir grup da çağrılmıştı. Doğan, olup bitenleri en ayrıntısına kadar hafızasına kaydediyor, çok mühimlerini ise kimselere hissettirmeden not alıyordu.
Erkara, toplantının baş mimarı olarak oldukça şımarıktı. Padişah-ı şahanelerinin iltifatlarına mazhar olmuş, Doğan’ı bir adım daha geride bırakmıştı. Herhangi bir aksilik olmazsa vezir adayları arasına ismini çoktan yazdırmış görünüyordu.
İnsanoğlunun tarihiyle birlikte şiir, edebiyat, sanat ve estetik üzerine çok şeyler yapılmış, yazılıp söylenmişti. Bu gece şarkın ve garbın en seçilmişleri nadide eserlerini, sınırsız zarafet ve letafetle sultana ve muhterem sanatseverlere takdim ediyor, takdir topluyordu. Her sanatçı, mütehassız olduğu mevzuda eserlerinden numuneler takdim etti.
Hurufi, fiziki görünüş ve giyim ve kuşamıyla oldukça iltifata mahzar oluyor ve pek hürmet görüyordu. Hitabeti, engin birikimiyle herkesi imrendirmiş ve hayranlık uyandırmıştı. Şimdiden; “Döneminin en âlimi” denmeye başlanmıştı bile.
Beyazıd Han da aynı kanaate varmıştı ki son sözü büyük bir memnuniyetle Hurufi’ye verdi. O da coştukça coşuyordu.
- İltifat-ı şahanelerinizle mest oldum efendim. Bendeniz, önce devletlü efendimize, hane-i saadetlerine, devlet-i â-li Osmaniye’ye ve bütün mümtaz ahalisine duâcıyım efendim. Ömrümün son günlerinde sayenizde kendimi Cennet-i âlâda hissediyorum. Bu müstesna gecenin son beytini içimden geldiği gibi yüksek kabulünüze hürmetlerimle arz ederim efendim, Sultan’ım.
"Çün saçtı gönlüm kuşuna saçtı tane benlerim,/Öldürmesin tutup ki girer kane benlerim…"
Daha sonra bu beytin mânâsı sorulduğunda saraya yakın olanlara; “Efendim bu iki mısrada derin mânâlar saklıdır. Nefsin doyumsuzluğunu, insanı dünyada rezil, ahirette Cehennemlik edenin yine nefis olduğunu, onu alt edip yener ve terbiye edersek, ebedî saadete kavuşacağımızı anlattım” diyecekti övünerek, gururlanarak...
Yandaşları, yoldaşlarına da; “Saraya girerken kim olduğunu tam bilemediğim bir dilber gördüm. Yanağında iki gonca gibi duran benleri yüreğimi hoplatmıştı. Bir türlü o çehreyi unutamadım. İşte gözümün takıldığı, gönlümün kaldığı o güzeli bir nebze hatırlayarak, kalbimin yarasına merhem sürmeye çalıştım bu mısralarımla” şeklinde açıklayacaktı.
"İşlerinden bellidir, câhil olanın hâli,/Dinden habersiz yaşar, bilmeyen ilmihâli."
***
YILDIRIM HAN KÜLYUTMAZ!..
Yıldırım Han, cengâverliği yanında iyi bir edip, başarılı bir şairdi de. En mühim hususiyeti ise; gözüyle gördüğüne, kulağıyla işittiğine inanır, lakin bunu da kesin hüküm vermede tam ve yeterli görmezdi. Hele sağdan, soldan gelen taşıma malumatlarla iş gören, devlet idare eden krallara, şahlara, sultanlara hiç benzemezdi... Delillerini toplar, eliyle sıkı sıkıya tutar, tam dokunup hissetmeyince bir şeyin varlığına yokluğuna, doğruluğuna yanlışlığına, işe yarayıp yaramayacağına karar vermezdi. DEVAMI YARIN

