Şakalaşmanın hedefinde hep Gülşah vardı. Ona sataşmadan edemiyorlardı... Saçını, başını çekiyor, çekiştiriyorlar. Gülüşüp duruyorlardı...
Hepsi de, Osman Gâzi’nin, Bizans tekfurlarıyla yaptığı cenklerin menkıbelerini dinleyerek büyümüştü. Yine de tekrar etmekten büyük bir zevk alıyorlardı. İnegöl baskınını anlatan Dürdane, birden durdu. Muziplik olsun diye;
- Yarın, Akıncı Doğan Bey’in menakıbını duyarsak hiç şaşmam.
- Eksik söyledin Dilara!
- Gülşah ve Doğan Bey olmalıydı.
- Kerem ile Aslı gibi mi yani?
- Hayır! Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin gibi.
Sonu gelmez şakalaşmanın hedefinde her nedense Gülşah vardı. Ona sataşmadan edemiyorlardı. Tuzak kuruyorlar. Saçını, başını çekiyor, çekiştiriyorlar. Gülüşüp duruyorlardı.
Tozpembe nefsin düşü,
Fazla sürmez dönüşü,
Yeter bırak cümbüşü!
Uyan uykudan uyan!
Yaşlarla dolsun gözler,
Gönül kazansın sözler,
Pek temiz olsun özler,
Uyan uykudan uyan!
Dolaşsan da cihanı,
Boş geçirme bir anı!
Okuyarak Kur’ân’ı,
Uyan uykudan uyan!
Köşkün iki kanatlı cümle kapısı açıldı. Kızlar konuşmaları, gülüşmeleri kesip o tarafa baktı. Evin küçükleri, boylarından büyük kova ve maşrapalarla çıktılar. Hanım ana misafirleri için ayran hazırlamıştı. Dürdane ve bir arkadaşı koşup ellerinden aldı. Perihan ileri atıldı;
- Saki benim. Herkes otursun.
Dedi. Ayranı, maşrapaları alıp doldurdu. Dolaşarak kızlara tek tek takdim etmeye başladı. Gülşah’ın önüne gelince durdu. İlla ona takılmak, bir oyun yapmak istiyordu. Taşıdığı kovanın yanına bağdaş kurdu. Doldurduğu maşrapayı göğsüne sıkıştırdı. İri elâ gözleriyle arkadaşına baktı, durdu. Ne veriyor, ne de konuşuyordu.
- Vermezsen verme! O kadar da müptelası değilim.
Dedi Gülşah gülümseyerek. Başını çevirdi, ters istikamete.
- Doğan’ın nerede olduğunu söyle. Vereyim!
- Hangi er, devlet sırrını nikâhlısına söyledi ki ben de size söyleyeyim? O çeşit lakırdılar yapmam, bilmem de…
- Sen ne uyanıksın! Hiç bilmez misin? Evinizin önünde vedalaşırken görmeyen mi kaldı kız?
- Üzerime fazla gelme!
- O zaman al!
Deyip, elindeki maşrapayı tepesinden aşağı dökmek istedi. Ani bir hareketle maşrapayı havada yakaladı. Ayran, ortalığa ve oturan kızların üzerine saçıldı. Ok gibi fırlayıp kaçtı Gülşah. O kovaladı. Bütün kızlar bu koşuşturmaya bakıp gülüyor, eğleniyorlardı.
Bu eşsiz güz günü sarı, turuncu, mor, yeşil güzellikler içinde pürneşe oynaşırlarken Gülşah ağaçların arasında saklandı. Maksat arkadaşlarını meraklandırmak ve oyunu genişletmekti. Gizlendiği yerde sesleri duyuyor, fakat kimsecikleri göremiyordu.
Oradaki güllerden birini önce kokladı, sonra da dalıyla birlikte kopardı. Doğan Bey’in nikâh sepetindeki gülleri hatırladı. Zaten ne zaman unutmuştu ki. Elini kalbinin üzerine koydu, iç geçirdi. “Ah! Ah Doğan’ım! Hiç aklımdan çıkmıyorsun. Nerelerdesin, ne yer, ne içersin? Bu kadar dolu dolu sevmeseydim diyemiyorum. Elimde değil, seni kendimden çok seviyorum. Şahit ol gül dalı. Şahit ol!”
Kızlar ağaçlar arasında Gülşah’ı arayıp duruyor, fazla da ileri gidemiyorlardı. Başlarına bir çorap öreceğinden korkuyorlardı. DEVAMI YARIN

