Hurufi, içinde bulunduğu duruma, başını döndüren bu çıkmaza, yol boyunca çözüm aradı. Aklına gelen her şey cılız, zayıf şeylerdi.
Maksadı oradakileri tahrik ederek, bir an evvel öldürülmesini hızlandırmaktı. Bu yaşa kadar gelmiş, yapmadığı kalmamıştı. Bundan sonra onu pek de iyi günler beklemiyordu elbette. Ömrü İslâmiyet’i tahkir etmek, Müslümanları hor ve hakir görmek ve göstermekle geçmişti. Ebu Cehil bile ancak bu kadar yapabilmişti. Son karşılaştığı Kripto ve adamlarıyla hayata yeniden tutunmuş, ikinci baharını yaşamak için de bayağı umutlanmıştı. Hedefine varmada epey mesafe almış, yeniden adamlarını çoğaltma, çevre edinme gayretindeyken Temur Han’ın bir benzerleriyle, hatta daha beteriyle yine karşı karşıya kalmıştı. Bu ne şansızlıktı. O zaman gençti, mücadele gücü, çevresi ve adamları vardı. Şimdi ise yaşı hayli ilerlemiş, sadık adamları darmadağınık olmuştu. En mühimi ise, dünyayı sarsan bir güçle karşı karşıya kalmasıydı. Üstelik eski gençliği ve hırsı da kalmamıştı artık. Zaten böyle yaşasa da birkaç seneye varmaz öte tarafa gidiverecekti. Bari fazla sürüm sürüm olmadan, rezil rüsva edilmeden ölseydi daha iyi değil miydi?
Kimisi mülayimdir, kimisi hemen kızar,
Her kapta ne var ise, içten dışa o sızar.
Hurufi, içinde bulunduğu duruma, başını döndüren bu çıkmaza, yol boyunca çözüm aradı. Aklına gelen her şey cılız, zayıf şeylerdi. Bir türlü istediğini bulamadı. Köşeye sıkıştırılmış uyuz köpek gibi uludu. İşitilmedik küfürler savurdu. Yol yorgunluğundan mı ne sonra sustu. Bu sefer de hayvanın üzerinde bildiği ağıt ve türküleri avazı çıktığı kadar söylemeye başladı. Yolcular birbirlerine bakıyor; “Kafayı yedi!” diye gülüşüyorlardı.
Şu dünya bir binektir, taşır binersen seni;
Bilmezsen binmesini, taşıttırır kendini!
Osmanlı topraklarına gireli kaç gün olmuştu? Her biri göğe yükselen beyaz minarelerin süslediği, kırmızı kiremit çatılı, bir iki katlı, bahçeli evlerin önünde temiz, bakımlı insanların kış hazırlıkları yaptığı şirin köylerden geçtiler.
Bazen tozu dumana katarak üzerlerine gelen köpekleri, bazen merkeplerine yükledikleri çuvalları değirmene götüren ak sakallı ihtiyarları, tavuklarına yem veren allı, yeşilli giyinmiş küçük kızları, çeşmeden su getiren taze gelinleri, ırmağın kıyısında çamaşır yıkayanları, ormandan odun getiren delikanlıları seyrederek yol aldılar.
İyilik eden kimse, karşılığını alır,
Gül sunan bir elde, gülün kokusu kalır.
Bugün mübarek Cumâ. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte durmadan yürüdüler. Engebeli arazide düşe, kalka bazen at sırtında, bazen de atları yedeklerine alarak uçurumları, dik yamaçları, sel yarıntılarını aştılar.
Güneş eski kuvvetini kaybetmişti. Her ne kadar yağmur, çamur olmasa da yine de kalın kıyafetler içinde üşümemeye çalışıyorlardı.
Kervanın önünde at üzerinde ilerleyen Doğan Bey, elini siper ederek nihayetsiz mavi bir kubbe gibi yükselen göğe baktı. “Cumâ namazına Ulu Câmi-i Şerif’e kavuşuruz inşallah” dedi. Tırmandıkları yamacın üstüne çıktıklarında pembe sisler arasında uzayıp giden ova ve pay-i taht Bursa, ayaklarının altındaymış gibi ışıl ışıl parlıyordu. Heyecanla ellerini açtı;
- İşte şirin Bursa’mız!

