Yıldırım Han’ın kederli yüzü uzun zaman sonra ilk defa güldü. Neşesi yerine gelmişti. Yalnız Erkara Bey’in ani değişikliğini tam anlayamıyordu.
Kılıç kuvveti elbette olmalıydı. Onsuz bu kadar arsız, ipsiz, sapsız, cahil cühelanın hakkından nasıl gelinirdi? Fakat asıl olan aklın, bilginin galebe çalmasıydı. Kırmadan, bozmadan, düşmanlıkları büyütmeden muvaffak olmak, zafer kazanmaktı. İstikbalimizi emanet edeceğimiz yiğitlerimiz bu imtihandan yüzlerinin akıyla çıkmışlardı. Bundan sonra da çıkacaklardı inşallah.
Yıldırım Han’ın gamlı, kederli yüzü uzun zaman sonra ilk defa güldü. Artık neşesi yerine gelmişti. Yalnız Erkara Bey’in ani değişikliğini tam anlayamıyordu. Nasıl olmuştu da Doğan Bey’e destek vermişti? Oysa kaç defa onu denemiş, her defasında çürük çıkmıştı. Hatta cezalandırılmasına ramak kalmışken, bir yolunu bulup akıncılara katılmış, bu büyük davada etkili vazife yapmış, fedakârlıklar göstermiş olduğunun haberini almıştı. Aslında önce şaşırmış olsa da, çok sevinmişti padişah. “İleride devlet idare edecek bu serdengeçtilerin birbirine düşmesi kadar talihsiz bir şey olamazdı. Sabırla, aklıselimle hareket etmenin bereketi olsa gerek” dedi. İlk hatalarında hak ettiği ceza verilseydi şimdi kahramanlar arasında böyle bir isim olamayacaktı. Bu da Emîr hazretlerinin nasihatlerinin bir bereketi değil miydi?
Padişah, hissiyatını kimseyle paylaşamıyor, daha ziyade heyecana gelerek, hayallerinden, yapacaklarından ve muvaffak olmuş bu yiğitlere vereceği hediyelere kadar her şeyi düşünüyordu. Tahtın yanı başında duran kâğıtlara, hokkaya batırdığı divitle notlar yazdı. Okudu ve gülümsedi.
Her yokuşun bir inişi, her gecenin gündüzü olduğu gibi, ebediyen ızdırap da yoktu.
Öyle sözler vardır ki, keser kanlı savaşı,
Öylesi de vardır ki, kestirir suçsuz başı.
Aylarca için için yandığı, kendini kemirip bitirdiği hissiyatından kurtulmanın hafifliği, rahatlığı ile iki elini birbirine çarptı. Sırma kapı hafifçe aralandı. Bir gölge gibi iki hademe içeri süzüldü. Hayalet sessizliğinde yerlere kadar eğilip padişahlarını selamladı. Ellerini edeple önlerinde bağladı, boyunlarını büktü, beklediler.
Yıldırım Han, neşeyle maun sehpanın üzerindeki fermanı gösterdi.
- Bunu Beyazıd Paşa’ya verin.
- Baş üstüne efendimiz.
- !!!
Diyen hademeleri beklemeden haremine doğru yürürken; “Devlet zaafa uğramamalı. Her daim güçlü, kuvvetli olmalı. Çaresiz görünmemeli” diyordu içinden de.
Sırf yiyip içmek için, ömür yükü taşınmaz,
Yaşamak için yenir, yemek için yaşanmaz.
***
BURSA’YA DOĞRU...
Kâbus’un şatosundan ayrılmamak için çok direnen Hurufi, en sonunda sarhoşluğun verdiği uyuşukluğun tesiriyle, zar zor ata bindirilmiş ve urganlarla bağlanarak durdurulmuştu. Bursa’ya giden kervanla Üryan’ın yedeğinde yol alıyordu. Uzun yol, atın ritmik hareketleri, neden sonra uyanmasına ve olup bitenleri muhakeme etmesine sebep oldu.
Tutuklandığını ve Bursa’ya götürüldüğünü anlayınca da yapmadığı taşkınlık kalmadı. Küfürler ediyor, bağırıyor, çağırıyor, hakaret üzerine hakaretler, tehditler savuruyordu etrafındakilere.
DEVAMI YARIN

