O mütevazı, dar imkânlı fakat gönlü zengin insanlar da onların yaşadığı cemiyetler de masal oldu. Evet; yollar, ırakları yakın etti, iletişim, mesafeleri kaldırdı fakat insanlar, birbirinden uzaklaştı…
Makine çağı dendi, endüstri diye konuşuldu, modern hayatlar ünvanıyla bize mahsus olmayan ithal hayatlar, varlığımızı kuşattı. Köyde, kasabada yaşamak, küçümsendi. Teknolojinin sunduğu imkânlarla vatandaşlar, akın akın şehirlere aktı. Başlangıçta kimse farkında değildi yahut çok az kimse farkındaydı. Yeni bir insan tipi gelişiyordu, yeni bir cemiyet şekli doğuyordu. Önce yarı köylü yarı şehirliler sonra şehirliler yetişti. Bu defa da yarı Doğulu yarı Batılı tipler görünür oldu. Napoli’den Paris’e, oradan Londra’ya, Londra’dan New York’a… Zevki, modası, yeme-içme biçimi, eğlencesi, hayat anlayışıyla dışımızdaki dünya, ecdadımızın asırlarca uzağında tuttuğu, kendine bulaşmasın diye itina gösterdiği yaşama biçimleri, yetişme şekilleri, aile anlayışları… Şimdi şimal yıldızı parlaklığındaydı. Bütün bunlara özeniliyordu, onlar çağdaşlık, ilerilik, özgürlük ve uygarlık sayılıyordu…
Kanuni Sultan Süleyman Han, binlerce km ötedeki Paris’te çıkan ve adına dans denilen bir eğlencede kadın ve erkeğin birbirine sarılarak oynamalarını işitince; Osmanlı hayatına da sıçrama kaygısıyla Fransa kralına mektup yazıp bunun tez zamanda yasaklanmasını ihtar etmesi çok uzaklarda kalmıştı.
Ordunun 1683’te Viyana önlerinde bozgun yaşaması ile yokuş aşağı kayma başladı. Mağlubiyetler, birbirini takip eder oldu. Sanayi inkılabını vaktinde yakalayamamak askerde kifâyetsizliğe yol açmış, mağlubiyetler başlamıştı. Vaki mağlubiyetler, sosyal hayatı alt-üst etmiş devrin münevverlerinde yavaştan yavaşa garp hayranlığı başlamıştı. Düşmanın adı şimdi “düvel-i muazzama’’ olmuştu. Muazzam devletler… Onlara daha sonra Büyük Devletler, şimdilerde süper güç vs dendi.
Bu geri kalmışlığa bir çare bulmak gerekiyordu. Önce Sened- i İttifak’la hukuk sahasına girildi. 1808’de başlayan bu çalışma 1928’e kadar devam edecekti. Sonra II. Mahmud Han zamanında Berlin, Paris, Londra gibi Avrupa payitahtlarına talebeler gönderilmeye başlandı. Devlet, gözde gençleri, gönderdiği gibi imkânı olanlar da evlatlarını yolluyorlardı. Yeşilkart’ın haberci ve Batı tarzı devşirmecilik olan bu gidiş de 1950’lere kadar geldi. Giden talebeden birçoğu, bizim gençlerimiz ve nesillerimiz olmaktan çıkmış olarak geri döndüler. Vardıkları Avrupa şehirlerinde sefahata kapılanlar az olmuyordu. Dahası; kabiliyetli olanlar, mason locasına düşüyordu. Bu tezgâhtan geçenler, Tanzimat’tan, Mustafa Reşid Paşa’nın sadrazamlığından itibaren devlette başbakanlık, bakanlık ve üst derecede idareciliklerde her şeyi ele geçiriyorlardı. Bu durum da 1960’lara kadar sürdü. Yeni dönem, Osmanlı sosyal ve siyasi hayatında çarpıcı hâller yaşanıyordu; Tevfik Fikret, oğlu Haluk’u elektrik mühendisi olması için Londra’ya tahsile yollamış, fakat o, Londra’da Hristiyan, 1943’te gittiği Amerika’daysa papaz olmuştu. Aksi de yaşandı. Meşrutiyet nazırlarından Ali Kemal’in torunu, Boris Johnson 2019-2022 arasında İngiltere’de Başbakan oldu.
Tanzimat’la başlayan hukuk inkılabı ve garplılaşma, özü değiştiriyordu. Bu değişim, başkalaşma ve has medeniyetine yabancı yahut düşman çeyrek aydın yetiştirmede 1930’ları, hatta daha ilerisini buldu.
Tanzimat, meşrutî demokrasi arayışıydı. 1876’da anayasa düzenine geçildi. Padişah, sembolik sima hâline gelmişti. 1908’de II. Meşrutiyet’le daha köklü değişiklikler yapıldı. Araya I. Dünya Harbi girdi. Devlet, 7 cephede birden, düne kadar Düvel-i Muazzama diye büyütülen devletlerle harbe tutuştu. Sonuç kötüydü. Bu kötülüğün vardığı noktada rejim değişikliği oldu. Bilhassa son 10 asırda oluşmuş medeniyetimize dair dinden dile, harften hukuka, aileden kılık kıyafete, mektepten mahalleye kadar ne varsa a’dan z’ye hepsi tırpan yemekteydi. Tabiî ki Kanuni’nin ve neseben 110. Şeyh’ul İslâm Hasan Fehmi Efendi’nin torunu Keriman Halis ‘30’lu yıllarda plaj kıyafetiyle Avrupalı jüri önünde sahnelerin sultanı olarak güzellik kraliçesi diye sergileniyordu.
1839-1939 arasında örf, âdet, hukuk, ahlak, aile, terbiye… olarak bizi biz yapan ne varsa her biri dönem dönem darbe yedi, tahrip edildi. İnsanlar, sadece giyim-kuşamlarıyla değil, farkında olarak veya olmayarak beyinleri ve kalpleriyle de değiştiler. Maziyi red, dini inkâr, geçmişe buğzetme, tarihi kesip atma, cemiyeti, sosyolojiyi sarsmıştı. Ortaya çıkan insan tipi ne Doğulu ne Batılıydı. Şurası kesin ki bu tip, şifa kabul etmez bir Frenk mukallidiydi.
Rejim, 1923-1950 arası ismen cumhuriyet olsa da fiilen meşruti hükümdarlıktı.
Irakları yakın eden vasıtalarla açılan yeni yollardan şehirlere doluşan bu insanlara Tanzimat’tan beri gelen kaşarlanmış münevverler, Batılı gibi olmayı, onlar gibi hayat sürmeyi ve daha neleri ve neleri öğrettiler. Kanuni’nin kemikleri sızlıyordu. Bu acemi şehirlilere nasıl olursa olsun para kazanma öğütlendi, faiz belletildi, diploma, şöhret, servet… her şey diye inandırıldı.
Eğer; bugün gelinen zamanda aile, derin yara aldıysa gençler, zayi olduysa, aydınlar başkalaştıysa, vicdan, insaf, utanma duygusu ağır ziyan gördüyse, yolsuzluk, hırsızlık, vurgun, fon, faiz… alıp başını gittiyse… bu hikâyenin geçmişi yeni değildir. Bu hikâye, iki asırlık bir bozulma, çürüme ve yozlaşmaya dayanır. Geldiğimiz feci safhada şüpheli yakalamaya jandarma ve polis, yargılama yapmaya savcı ve hâkim yetmeyeceğe benziyor. Bu gidişle ilave cezaevleri yapmak zaruret olabilir.
Öyle ise Devlet Aklı’nı her kimler temsil ediyorlarsa onlar, son iki asrımızı masaya yatırmalıdır. Acı gerçeklerle yüzleşme vaktidir. Şimdi, Terörsüz Türkiye’den sonra Yalansız Türkiye vaktidir.
Batılılaşma öykünmesi, şehirleşme iştahası, diploma sahibi olma, servete kavuşma, şöhretle buluşma ihtirasları, aile ve birey olarak milletimize çok pahalıya mal oldu.
Çocuğu, genci, nesilleri kurtarmak için mahalleden aileye, diyanetten eğitime, dijital hayattan asıl hayata dek her şey inceden inceye ele alınıp gereği yapılmalıdır.

