Başlıktaki cümle son dönemde beni biraz rahatsız etmeye başladı. Aslında kötü bir cümle değil ama çok sık tekrarlanınca tehlikeli bir illüzyonu besliyor: Seversen okursun, sevmezsen okumazsın.
Hâlbuki okumak kişisel bir keyif meselesi değil, mecburiyettir. Hatta hakikatle bağımızın yağmalandığı bu çağda, okumak artık ontolojik bir direniş alanıdır.
Hele bazı kitaplar vardır ki vergi beyannamesi gibi, diş kanal tedavisi gibi, sıkılsan da çatlasan da patlasan da oturup okumak zorundasındır.
Kafka, Oskar Pollak’a yazdığı o meşhur mektupta, kitabın "içimizdeki donmuş denize indirilen bir balta" olması gerektiğini söyler. Ama biz denizin üzerinde mangalı yakıp, buzun erimesini bekliyoruz. Sıkılmaya, bunalmaya, zihnimizin konforunu bozmaya hiç tahammülümüz yok.
İlla o kahvenin dumanı tütecek. Camın buğusu eriyip, şehir ışıklarıyla titreşerek pervaza inecek. Okur, uzun kollu yün kazağıyla battaniyesine sarılacak…
İyi de bu kadar prodüksiyona ne gerek var? Oturup adam gibi kitap okusak olmuyor mu?
Kitap sarmadı!
Bir de "sarmadı" diye bir laf var. Adam dünya klasiğini eline alıyor. İkinci sayfada "sarmadı abi" deyip bırakıyor. Sanki kitap ona ilk iki sayfada tüm cazibesini kanıtlamakla yükümlüymüş gibi. Ama bobin değil ki bu illa sarsın.
Bazen kitabı sen saracaksın. Anlamaya çalışıp etrafında dolanacak, içine nüfuz etmek için biraz terleyeceksin.
Bazen de elimizdeki kitabı “metin çok ağır” deyip bırakıyoruz. İyi de konu derin. Metnin ağırlığı da derine inmen için zaten.
Dalgıçlara bakın mesela. Onlar da ağırlık yapsın diye bellerine kurşun kemer takarlar. Hiçbir dalgıç da bu ağırlıktan şikâyet etmez. Çünkü hedefi derine inmektir.
Ağırlıktan rahatsız olanlar suyun yüzeyinde debelenir. Ama inci dipte, karanlıkta, kulaklarda basıncın uğuldadığı yerde yatar. Yani mercanlar gibi dallanıp budaklanan hikmete kavuşmak için, zihnin basınç seviyesinin biraz yükselmesi gerekir.
Yani okuduğumuz metnin her daim bizi onaylaması, rahatlatması gerekmez. Çünkü kitap, keyif verici bir madde değildir.
Açlık ve kelimeler
Yaşanan sıkıntının temelinde galiba zihinsel iştahsızlık var. Çünkü ekranlarda abur cubur bilgiye çok fazla maruz kaldığımız için, bilgiye karşı olan iştahımızı kaybettik.
Francis Bacon’ın dediği gibi, "Bazı kitaplar tadılmak, bazıları yutulmak, çok azı ise çiğnenip hazmedilmek içindir." Fakat çiğnemeye niyetlenmeden önce, o metni gördüğünüzde iştahınızın kabarmış, ağzınızın sulanmış olması gerekir.
Öğrenmeye, hakikate ve anlamaya karşı bir açlığınız yoksa, o kitap size sarayda gümüş tepsilerde sunulsa bile tek bir lokmasından lezzet alamazsınız.
Zihnin beslenmesi için de hayati bir açlık ve bu açlığı gidermek için girilen zihinsel bir mücadele gerekir. Araya giren her türlü estetik obje, bu açlığı perdeleyen birer dekordan ibarettir.
Bazen inşaatlarda işçileri görüyorum. Öğle arası, tozun toprağın ortasında, bir mendil ya da gazete kâğıdı sermişler yere. Ortaya peynir, ekmek ve üzüm koymuşlar. Öyle büyük bir iştahla yiyorlar ki özeniyorum.
Ne masa var ne uygun ışık ne de fon müziği. Sadece peynir-ekmek ve iştah var. Ama o sahne, en lüks sofraların bile imrenebileceği bir hakikiliğe sahip.
Okumak da bu sofra gibi olmalı aslında. Mumsuz, abajursuz, battaniyesiz, kedisiz...
Sadece açlık ve kelimeler. Gerisi prodüksiyon.

