Dün davetli olduğum bir kuruluşun üniversite öğrencileri için düzenlemiş olduğu bir konferansa katıldım. Konferans konuşmacılarından biri de bendim. Konferans davetini aldığımda ben üniversite öğrencilerinin yerinde olsaydım benim etiketime sahip bir konuşmacıdan ne tür bir konuşma beklerdim diye düşündüm? (Eee ne de olsa müşteri odaklı anlayış!) Ben bunları düşünmeye başlayınca birden gençlik günlerim aklıma geldi. Gerçekten o günlerde hani tabiri caiz ise aklı bir karış havada denir ya o tipten bir insandım. Günlük yaşayan, günü kurtaran, herhangi bir net belirlenmiş vizyonu, hedefi olmayan bir insan. Kitap okumayı bir angarya olarak gören, düşünmek, öğrenmek, merak etmek ve hayal kurmaya fırsatı olmayan bir insan. Kendini beğenmiş, çok şey bildiğini sanan, tepeden bakan, boş zamanlarında vaktimi nasıl öldürürüm diye düşünen öylesine bir insan.
Sizce bu insan kendisiyle barışık, başarılı ve mutlu olabilir mi?
Tabii ki hayır... Evet, ne zamana kadar. Ta ki; vizyoner bir takıma katılıp, vizyonun önemini kavrayıp kendime kişisel bir vizyon belirleyene kadar. İşte, gençlere kendimi anlattım. Kendimdeki değişimi anlattım. Parasızlık süründürür, ama vizyonsuzluk daha kötüdür dedim. Vizyonun okul bitirmek, meslek, ev ve araba sahibi olmanın ötesinde bir şey olduğunu anlattım.
Vizyona ulaşıp ulaşamadığımızı veya yaklaşıp yaklaşamadığımızı ölçmemiz gerektiğini söyledim? Bunun için kısa, orta ve uzun vadeli hedefler koymamız gerekir dedim.
İş dünyasının vizyon sahibi, olgun, kendi ile barışık, insanlarla iyi iletişim kuran, takım çalışması ve liderlik becerileri olan, öğrenen, meraklı, soru soran ve araştıran, bilgi beceri ve yeteneklerini sürekli geliştiren insan tipini aradığını söyledim. Ensonunda da vizyonunuzu gerçekleştirme yolculuğunuzun başarılarla dolu olmasını kalpten dilerim dedim. İyi demiş miyim? İyi haftalar.

