İllaki yazılacaklar tipinde bir yazı yazmak zorundayım bugün. Çünkü dün, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının adeta görmesi şartmış gibi salık verilen Abuzer Kadayıf isimli filme gittik. Öyle bir hale geldik ki, farkında olmadan medya ne yapmamızı istiyorsa onu yapıyoruz. Bu bir şartlı refleks sendromu. Televizyondan kaçsanız gazeteye takılıyorsunuz. Olumlu ya da olumsuz eleştiriler çıktıkça "bir de ben göreyim bakayım" şeklinde bir dürtü ile karşılaşıyoruz. Ve hakikaten gidip görüyoruz. Halbuki gelişmiş ülkelerde bir yapıt hakkında olumsuz eleştiriler çıktığı anda yapımcılar kara kara düşünmeye başlar. Çünkü halk, güvendiği yazarların beğenmediklerini söyledikleri aktiviteleri takip etmez genellikle. Bu da zarar etmek anlamına gelir. Abuzer Kadayıf''ın zarar etmeyeceği belli. Her ihtimalde iyi gişe yapacaktır. Açık söyleyeyim ben sinema salonuna girdiğim anda kendimi bu filmi beğenmeye zorlamaktaydım. İbrahim Tatlıses''in gereksiz ve nahoş tepkisine inat beğenecektim işte!
Kimse kimsenin yazma ve halka takdim etme özgürlüğünü kısıtlamaya kalkmamalı çünkü. Ne yazık ki sayın Tatlıses''in hikayesi o kadar çok sanatçının hikayesiyle örtüşüyor ki, o da bir anlamda üzerine almakta haklı gibi görünüyor. Bu Türkiye''nin acı gerçeklerinden birisi. Zaten filmde vurgulanmak istenen ana fikir de bu. Ne kadar yozlaşmış olduğumuzu, sanatçı diye kimlerin peşinden koştuğumuzu, söylenen her kelimenin ne denli sahte olduğunu anlatıyor. Doğrusu bu fikirlerin hepsine katılıyorum. Filmin bu anlamda tepeden tırnağa kadar gerçekleri yansıttığına ben de kefilim. Yıllardır yazdığım bu benim de. Bu sanat camiası denen topluluğun parlak tüylerini çabuk döken bir doğada olduğuna ikna etmeye çalışıyorum insanları. Çok başarılı gibi görünen simaların aslında kof olduğunu, en büyük zararı da kendilerine verdiklerini ben ve benim gibi bu dünyanın içinde zaman geçirmiş herkes biliyor. Ama maksat bizim bilmemiz değil. Önemli olan özellikle gençlerin öğrenmesi. Kime, hangi konuda, neden özeneceklerini doğru saptayabilsinler istiyorum. Bu anlamda Abuzer Kadayıf, iyi niyetli bir çalışma. Ama ne yazık ki fazla didaktik. Dozu kaçırmış oldukları için insanlar sıkılıyorlar ve inandırıcılık kayboluyor. O zaman silah, tutanın şakağına doğru dönüyor. Metin Akpınar''ın çok yetenekli ve özel bir oyuncu olduğuna kimsenin şüphesi yok. Fakat kastı ben yapsaydım diye düşündüğümde o rol için Akpınar''ı seçmeyeceğim sonucuna varıyorum. Rol, uzun yıllardır Türk insanının kalbinde taht kurmuş bu büyük aktör için uygun değil ne yazık ki. Hem Akpınar filmdeki karaktere zarar vermiş hem de karakter sayın Akpınar''a. O çapta bir oyuncunun, görsel zafiyetlerinin farkında olması gerekirdi. Yaşı ve kilosu göz önünde bulundurulduğunda, filmin içinde gereksiz yere fazlasıyla yer alan çıplak sahnelerde inestetik görüneceğini bilmeliydi. Üstelik bu görüntüler, yıllarca kendisini aile filmlerinde izlemeye alışmış seyirciyi rahatsız ediyor. Bence bu yaştan ve bu saatten sonra almaması gereken bir risk almış ve altında ezilmiş. Diğer oyunculara gelince... Talat Bulut inanılmazı başarmış. Kelimelerle tarif edilemeyecek kadar başarılı. İzlerken onunla gurur duydum. Sibel Turnagöl''ün rolü zaten çok düz. Göze batmıyor. Özlem Savaş ve Şebnem Özinal için bir şeyler yazmak gelmiyor içimden. Yalnızca Amerikanvari olsun diye her yerini göstermek oyunculuksa oyuncu olmadığım için seviniyorum. Tunç Başaran zaten ülkemizin en önemli yönetmenlerinden birisi. Film, sinematografik açıdan yeterli. Dekor, kostüm, kamera ve müzikler iyi.
Kısacası malzeme var ama helva olmamış.
Salondan çıkarken seyirciler başka bir filme gitmedikleri için pişmandı.

