Altmışlı yıllarda çekilmiş olan müzikli aşk filmlerine bayılırım. Sarı saçları vaklı taranmış güzel kadınlar, kabarık etekleri ve ince hırkalarıyla uçuşur durur. Diğer yanda saçları biryantinle yapıştırılmış takım elbiseli yakışıklı erkekler incecik sarılmış sigaralarını tüttürerek göz süzerler. Eskilerin "afili" dedikleri tarzda dolanır dururlar. İnce bıyıkları ve ceketlerinin mendil cebinin üzerinde yer alan çiçekleriyle son derecede zarif görünürler.
Zaten o yılların kadınları ve erkekleri her şeyden önce zariftir. Filmi müzikal formata oturtmak için sık sık şarkılar söyleyip dans ederler. Bazen şirin olsun diye birbirleriyle kavga ederler ama bunda bile bir incelik vardır.
Şimdi doksanlı yılların sonunda ne kadınlar kadın gibi ne de erkekler erkek gibi görünüyor. Daracık kot pantolonunu giyen sokağa fırlıyor. Kısa saçlı kadınlara uzun saçlı ve küpeli erkekler eşlik ediyor. Modernleşme diye kabullendiğimiz bu kimlik kaybı adeta bizlere cinsiyetimizi bile unutturuyor. Ondan sonra da kadınlar erkek gibi acı çekmeye başlıyorlar. Kimsenin kimseye acımadığı, gözünün yaşına bakmadığı bu yeni dünya düzeninde ben olumluya doğru bu gelişme beklemiyorum doğrusu.
Açıkçası erkekler, kadınların bu yük paylaşımından hoşnut görünüyorlar. Maddi sıkıntıları ortaklaşa çalışarak giderme yolunu seçerken manevi sıkıntılar da yüzde elliden fazla payı ne hikmetse kadınların omuzlarına yıkıveriyorlar. Aynı saatte aynı iş yerinden dönüldüğünde kadın mutfağa gidip yemek hazırlıyor, erkek ayaklarını uzatıp televizyon seyrediyor.
Bütün bunlar feministlikten falan değil. Sadece lafta feminizme karşı olan ve şikayet eden erkeklerin pratikte bu durumu sonuna kadar kullanıp sömürdüklerini anlatmaya çalışıyorum.
Eskiden bir "delikanlı" kavramı vardı. Bir yere gidildiğinde hesabı erkek öder, kimsenin yanındaki kadını itip kakmasına izin vermezdi. Elbette hâlâ böyle insanlar vardır ama ne yazık ki sayıca çok az miktarda.
Şimdi daha çok adisyonu kadının burnuna doğru sallayıp "ödeyiver hayatım" diyenlere rastlanıyor. Sürekli dönen dünyada insanlar da dönüp duruyor. Bu dönüşüm bizi nereye götürür bilinmez. Çok yakında yanımızdaki erkeğe "korkma ben seni korurum" demek zorunda kalırsak hiç şaşırmayalım.
Birilerine güvenmek, onların ipiyle kuyuya falan inmek zaten olası değil. Artık her birey ayaklarının üzerine basmak ve kendisiyle ilgilenmek mecburiyetinde. Belki de milletçe büyük söz söyledik. Her zaman Amerika''yı ve onsekiz yaşına gelince evden ayrılan çocukları eleştirdik. "Büyük lokma ye ama büyük söz söyleme" dedikleri bu olsa gerek. Şimdi artık bizde de hayat şartları o kadar ağır ki evden ayrılsın ayrılmasın herkes çalışmak ve güçlerini birleştirmek zorunda.
Kısacası, altmışlı yılların atmosferi çok gerilerde kaldı. Zarafet, kaybedilen değerlerin başında geliyor. Şarkılar vurdulu kırdılı. Aşka gelince... O ne demekti?

