Kaydet
a- | +A

Bazı insanlar takıntılı olur. Eskiden pekçok yerde duvarda asılı durduğuna şahit olduğum bir resim vardı. Ortadan ikiye bölünmüş resmin bir tarafında ağzında kocaman bir purosu ile şişman ve zengin bakkal, diğer tarafında ise zayıflıktan bir deri bir kemik kalmış, saçı sakalına karışmış, bitkin vaziyetteki fakir bakkal. Zenginin altında "veresiye vermeyen", diğerinin altında ise "veresiye veren" yazardı. Gülümseten bir kıssadan hisse vakası. Muhakkak doğruluk payı vardır. Ama bugünkü ticaret sistemine baktığımda sağlamcıların, daha az risk almalarına rağmen çok kazanma ihtimallerinin de az olduğunu görüyorum. Belki bu durum bizim ülkemizde uygulanan genel para politikalarından kaynaklanıyor, bilemiyorum.

Benim anladığım şu. İş adamı başka bir şey, esnaf başka... Esnafın sağlamcı olması yerinde ve haklı bir seçim. Yani cebindeki parası kadar yatırım yapacak, çek defteri, banka kredisi vb. yollara başvurmayacak ve ekmek parasını çıkartacak. Güzel. Ama acaba yeterli mi? Böyle bir sistemde ancak yaşamanız için elzem olan miktardaki parayı kazanırsınız. Ama diğer taraftan yasaların el verdiği ölçüde yatırımınıza destek alırsanız, daha fazla yatırdığınız için daha fazla kazanma ihtimaliniz oluşur. Tabii geri ödeme zamanı geldiğinde borçlarınızı tıkır tıkır ödemeniz kaydı şartıyla. Aksi takdirde bankaların hakkını sonuna kadar koruyan yargı sistemiyle tanışıp çeşitli sıkıntılar çekmeniz işten bile değil. Benim bu ticaret işine oldum olası aklım ermemiştir. Ama ucu ucuna bir işi döndürmek için kafa patlatmak da çok mantıklı gelmiyor doğrusu. Hep birlikte maruz kaldığımız deprem felaketinin devamında, günlük para akışına vurulan darbe herkesi ama az ama çok sarstı sonuçta. Böyle beklenmedik sıkıntılar meydana geldiğinde, sağlamcılar haklı çıkmış oluyor. Sahip oldukları kadarını yatırdıkları için en fazla kârdan zarar ediyorlar ve krizin geçmesini bekliyorlar. Diğerleri ise içine girmiş oldukları borç batağında debelenmeye başlıyor ve çırpındıkça daha çok batıyorlar. Tabii bu, aynı zamanda kısmet meselesi. Bugün iş dünyasının en büyük patronlarına baktığınızda, hemen hemen hepsinin sıfırdan başlamış olduğunu görürsünüz. Bir başka ortak noktaları ise hiçbirinin sağlamcı esnaf mantığı taşımayışıdır. Kısmet, şan, şöhret, servet vs. Bana sorarsanız bu ütopyaların hepsinin birden tek anahtarı var. O da kader. Bir şey alnınıza yazılmışsa, mutlaka onu yaşarsınız. Kendi hayatınız hakkında söz sahibi olduğunuzu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İrade denilen ip ucu elbette mevcut. Ama yaşadıklarım bana şunu öğretti ki iradenizi kullanmanız bile nasip meselesi. Eğer gaflet anındaysanız, hiçbir irade sizi kaderinizin çizdiği yoldan ayıramaz. Para, harcamak ve hayatı idame ettirmek için şart. Hepimizin yaşamını etkiliyor ve başrolü oynuyor. Ne yazık ki geri kalanlar, daha insanî detaylar. Sevmek, sevinmek, üzülmek, özlemek... Bunlar hep, eğer paranız varsa elde edebileceğiniz lüksler gibi görünmeye başladı. En yakın arkadaşların bile, iyi niyetle de olsa, birbirlerini kırabildikleri bir baş belası aslında. Sabah sabah neden aklımı bunlara taktığımı merak ediyorsunuzdur. İnanın son günlerde bulunduğum her mecliste, söz mutlaka dönüp dolaşıp paraya geliyor. Artık içime fenalık geldi. Sanki başka hiç konu yokmuş gibi, parayla oturup parayla kalkıyoruz. Kaya Çilingiroğlu''nun yılbaşı gecesi gelen hesaba itiraz etmesinden, düşmekte olan banka kredi faizlerine, oradan el konulan bankalara ve hükümetin yeni para poltikalarına kadar her türlü detay benim çevremin yakın takibinde. Dikkat ederseniz, bütün gazetelerin ekonomiye ayırdıkları sayfa sayısı da gittikçe artıyor. Bir söze "eskiden" diye başlamayı hiç sevmem. Ama şu anda buna mecburum. Eskiden para konuşmak ayıptı. Sadece aile reislerinin bildiği ve diğerlerine hissettirmediği mahrem bir konuydu. Şimdi ise herkesin her an dilinde. Şaşmamak gerek. Ayıp hayattan istifa etti çünkü.

Sözün özü

Her iş düşündüğünüzden daha uzun sürer.

LEVHA Üç tip insan vardır. Sayı saymayı bilenler ve bilmeyenler.