Bir zamanlar birisini tanımıştım. Ruh hastasıydı. Hakaret olsun diye söylemiyorum bunu, gerçekten öyleydi. Daha sonra psikiyatristimle birlikte eldeki verileri bir araya getirdiğimizde tipik bir şizofreni vakasıyla karşı karşıya olduğumuzu tespit etmiştik. İnsan, hayatında pek çok şeyle karşılaşıyor. Günde kaç kişiyle tanışıyoruz, ayak üstü de olsa sohbet ediyoruz. Kişi herkesi kendisi gibi bilir sözünde olduğu gibi muhataplarımızı hep kendi özelliklerimize sahiplermiş gibi algılıyoruz. Halbuki bu yanlış. Her insanın kendine göre alışkanlıkları, saplantıları, inançları ve tepkileri var. İşin kötü yanı şu ki bu özellikler bir bakışta anlaşılmıyor. Zamanla, içli dışlı olundukça çözülen şifreler bunlar. Kötü olduğu kadar tehlikeli de. Mesela yazının başında bahsettiğim kişiyi ben adeta bir melekmiş gibi algılıyordum. Güler yüzlü, yumuşak huylu, terbiyeli, işinde başarılı, pek çok kişi tarafından sevilip sayılan bir insandı. Yıllarca iş arkadaşlığı yapmıştık. Yani az çok tanıyordum da. Sevmeyenleri de vardı ama ben bunu, belki işime öyle geldiği için, kıskançlık olarak yorumluyordum. Gel zaman git zaman akla gelmeyecek tepkiler göstermeye başladı. Hiç gerek duymaması gereken yerlerde bile yalan söylediğini fark ettim. Daha doğrusu ağzından çıkan sözlerin yarısından fazlası yalandı. Önce bunu sadece bana yapıyor diye düşündüm. Sonra gördüm ki bütün günlük ilişkilerinde böyle. Karşısındakini dinliyor gibi yapıp aslında aklında bir sonraki yalanını tasarladığını çok sonraları fark ettim. Sırf bu yüzden en az on saniyelik gecikmelerle mimikleri değişiyordu. Mesela siz bir espri yapıyorsunuz, herkes gülüyor, bizimki herkesten daha sonra gülüyor.
Yalanlarına söz verip tutmamaları eklendi bir süre sonra. "Ben seni bu akşam arayacağım" deyip, en iyi ihtimalle dört gün sonra ortaya çıkar oldu. Her defasında da mutlaka bir mazereti bulunuyordu. Bir keresinde Amerika''ya gitmişti. Uğurlarken ondan gider gitmez beni aramasını ve sağlığından haberdar etmesini rica etmiştim. Tam bir ay sonra aradı! Bu arada ben onun ölmüş olmasından korkmayı bırakıp adeta emin olmuştum. O günlerde çektiğim acıyı kelimelerle anlatmam mümkün değil. Hiç bir şekilde ulaşamıyor, haber alamıyorsunuz. Şimdi bile hatırlayınca tüylerim diken diken oluyor. Aradığında ne mazeret beyan etti dersiniz? "Buraya vardığım gün trafik kazası geçirdim. Beni hastaneye kaldırmışlar. Tetkikler sırasında beynimde bir ur olduğunu görmüşler. Verdikleri ilaçlarla onca zaman uyumuşum" dedi. Bu kadar büyük yalan söylenemeyeceğini düşündüğüm için bir an inandım ve doktorun ne tavsiye ettiğini sordum. Beyindeki ur için Amerika''lı doktor şöyle demiş; "kendini çok yorma, stres altında kalma, zamanla kendiliğinden geçer."
Güler misiniz, ağlar mısınız? Çektiklerinize mi yanacaksınız yoksa aptal yerine konduğunuza mı? Allah insanı kötüye düşürmesin. O günler hayatımın en kötü günleriydi. Onun yüzünden ben de sağlığımı yitirmiştim. Hatta bir keresinde hastaneye yatmak zorunda bile kaldım. Beni seven insanlar, anbean nasıl çöktüğümü üzüntüyle izleyip çaresizlik içinde kıvranıyorlardı. Şimdi nerelerde neler yapıyor bilmiyorum. Doğrusu bilmek de istemiyorum. Paçamı kurtardığım için kendimi şanslı buluyor, yoğurdu üfleyerek yiyiyorum. Bütün bunlar nereden çıktı, merak ediyorsunuzdur. Sibel Can''ın yeni kasetinden. Bu sabah arabada onu dinliyordum. Bir şarkısının bir yerinde sözler şöyle: Herkes tanık/Tanrım büyük/O herkesi görür, kimin kalbi kırık/Düşmanım değilsin/Beddua edemem/Affeder mi seni, bilmem ama/Ben affedemem. Ben de öyle...
Sözün özü İtimat edilmek, sevilmekten daha büyük iltifattır.
LEVHA Anlayamadığımız şeyler bizim olamaz.

