Tüketimlerin içinde en keyifli ve topluma faydalı olanı hiç kuşkusuz sanat tüketimi. Geçenlerde Kayahan''ın bir röportajını okudum. Neredeyse dört yıldır İstiklal Caddesi''ne hiç gitmediğini söylüyordu. Zaten radikal bir karar verip İstanbul''u terk etmiş olduğundan onu anlayışla karşılamak mümkün. Şimdi diyeceksiniz ki "İstiklal caddesine gitmemek suç mu?" Suç değil elbette ama büyük bir eksiklik. Beyoğlu yüzyıllardır bu büyük ve büyülü şehrin soluk alıp verdiği yerdir. Arada sırada da olsa mutlaka uğranmalı ve bizim nasıl güçlü bir biçimde Akdeniz ruhu taşıdığımız bir kez daha hatırlanmalıdır diye düşünüyorum. Orada başka bir tını var sanki. Her milletten birçok insanın yürüdüğü, paylaştığı bir asgari müşterek gibi... Balık pazarında şöyle bir dolaşmak bile İstanbul''un niye dünyadaki en önemli kentlerden birisi olduğunu kanıtlamaya yeter. Ben vakit bulur bulmaz kendimi Beyoğlu''na atarım. Ne mutlu ki eşim de bu zevki tatmaktan memnun. Geçen gün birlikte gittik benim eski aşkım Beyoğlu''na. Orada hiçbir zaman hiçbir şey değişmiyor. Dünya dönüyor, sistemler yıkılıyor, hükümetler bozulup yeniden kuruluyor, Cumhurbaşkanı seçimleri yapılıyor; Beyoğlu tınmıyor. Adeta umurunda bile değil. Onun kendi gerçekleri var ve kendi etrafında dönüyor sanki. O zaman uymayı reddediyor, zaman ona uyacak. Balıkçılar aynı balıkları satıyor. Her ne kadar lüfer artık lüks kapsamında değerlendiriliyorsa da, kofana tarihe karışmışsa da... Zavallılar sarıkanatken avlanılıyorlar. Büyüyüp lüfer olmaları şans eseri. Hele daha büyüyüp kofana haline gelmeleri artık hayal. Ama kalkan başarılı bir var olma mücadelesi veriyor. Ben ona hep "sivilceli balık" derim. O çirkin görüntüsüne rağmen hep en pahalı olmayı beceriyor. Balıkların mutlu olmadıkları kesin. Acaba balıkçılar memnun mu hayatlarından? Bilinmez. Fakat bütün tersliklere karşın neşeli göründüklerine ben şahidim. Onlar müşteri çekmek için naralar atarken meraklı gözlerle etrafı süzen turistler şaşkın. Türkiye''nin her tarafını Kapalı Çarşı ve balık pazarı gibi zannettikleri yüzlerinden okunuyor. Kim bilir başka neler tahayyül ediyorlar. Kendi adıma onların bu yanılsamalarından şikayetçi değilim. Çünkü gerçek şehir hakikaten orası. Bunca yıldır üzerinde yürünen Arnavut taşları. İnci pastanesi ve onun meşhur profitrolü... Bu arada böyle ünlü mekanların isim hakkı satmalarından ve her köşede şubeleşmelerinden rahatsızlık duyduğumu söylemek istiyorum. Mesela İnci Pastanesi sadece Beyoğlu''nda olmalı. Meraklısı gidip aslını görmeli. Oranın sahibi Şaban beyi bilmeli ve duvarda asılı duran aile büyüğünün eskimiş fotoğrafına bakmalı ve belki de içinden bir Fatiha okumalı rahmetlinin ruhuna. Aynı şey meşhur Sultanahmet Köftecisi için de geçerli. İsmi üstünde Sultanahmet meydanı onun yeri. İnsanlar taa Japonya''dan, Çin''den kalkıp geliyorlarsa bizim de o eski dostlara sahip çıkmamız gerekmez mi? Masamın başına oturduğumda bir sanat yazısı yazmayı hedeflemiştim. İlk paragraf bu yüzden o ruhta döküldü kalemimden. Ama sonra kendimi tutamadım işte. Bir çok yazar Beyoğlu''nu yazdı şimdiye kadar. Fakat ben kendimi daha hak sahibi görüyorum. Bütün çocukluğum anneannemin elini sıkı sıkı tutmuş bir şekilde oralarda geçti benim. Herkesin kendi Beyoğlu''su var. Benim de... Ne olur sizin de olsun.
Sözün Özü Kimse yaşlanmıyor. Yalnızca yorgunlaşılıyor.
LEVHA Gözler yaşarmadıkça gönülde gökkuşağı oluşmaz.

