Kaydet
a- | +A

İstanbul''un trafiğinden şikayet etmek kadar sıradan ve sıkıcı bir durum olamaz. Ama ne yazık ki şikayet edilmeyecek gibi de değil. Şehrin üzerine iki damla yağmur yağdığında hayat adeta duruyor. Bu satırları yazarken amacım bir laf olsun torba dolsun örneği oluşturmak değil. Ama bir problem ne kadar çok yazılıp çizilirse çizilsin giderilmiyor, aksine gün geçtikçe vahimleşiyorsa o zaman siz de yazmaktan başka çare bulamıyorsunuz. İnşaat şirketlerinin son on yıllık süre zarfında, şehrin merkezinde olmayan, bahçeli, havuzlu, tenis kortlu siteler inşa etmeleri trafiği rahatlatacağına iyice zorlaştırdı. Model olarak bütün dünyada uygulanan bu sistem aslında çok olumlu. İşinizden çıktıktan sonra biraz yol katetmeyi göze alıyorsunuz. Bunun karşılığında çocuklarınız toprağı görerek, temiz hava soluyarak büyüyorlar. Son derecede çağdaş bir yaşam biçimi yani. Eğer otomobiliniz varsa ve iş yerinize giderken biraz daha fazla zaman harcayabiliyorsanız neden tercih etmeyesiniz? Fakat bu modeli İstanbul''a uygulamaya kalktığınızda işin rengi değişiyor işte. Anadolu yakasını çok iyi bilmiyorum. İçinde yaşamaya çalıştığım Avrupa yakasında ise gördüğüm manzara ürkütücü.

Büyükçekmece ile başlayan bir sahil şeridi mevcut. Yeşilköy ve Florya yani eskinin sayfiyeleri çoktan şehir merkezinde kaldılar bile. Küçükçekmece, Avcılar, İkitelli vs. derken kendinizi sanki farklı bir şehirde buluyorsunuz. Uzaklaştıkça trafik azalacağına yoğunlaşıyor. Çünkü o çizgiden sonra başlayan bir çok yerleşim birimi var. Emlak Bankasının inşa ettiği siteler, özel şirketlerin oluşumları neredeyse eskiden yazlık olarak kullanılan mekanlarla birleşmiş. Kumburgaz, Selimpaşa gibi yerler kaybolmuş. Şehir oraları yutmuş. Bu saydığım yerlerde artık insanlar yaz kış oturuyorlar. Doğal olarak da sabah ve akşam saatlerinde yollara düşüyorlar. Ama ben işlerine gidebildiklerini hiç sanmıyorum. Çünkü trafik kilitleniyor ve öylece kalıyor. İnsan doğduğuna, bu şehirde yaşadığına falan pişman oluyor. Oralardan başlayan trafik bütün şehri etkiliyor. Yeşilköy''den başlayan sahil yolunda saatlerce hiç kıpırdama olmuyor. E5 karayolu zaten düğüm olmuş gibi. TEM otoyolu ise gişelerde tıkanıyor. Kilometrelerce kuyruklar oluşuyor. Sabah yatağından kalkıp ailesiyle vedalaşıp huzurla yola çıkan insanlar bir süre sonra sinir küpü haline geliyorlar. Daha işlerine gidemeden moralleri bozuluyor, suratları asılıyor. Kimseye bir şey söyleyemiyorsunuz. Her an patlamaya hazır bombalar gibi dolaşıyorlar sokakta. Son günlerde taksiye binmeye korkar oldum. Gideceğim yer yakınsa şoförü sıradan çıkarttığım için vicdan azabı çekiyorum. Uzaksa bu sefer de trafiğe soktuğum için rahatsız oluyorum. Eğer şoför bir de sıkıntısını dışa vuran bir insansa arkada içim içimi yiyor.

Anlayacağınız buralarda yaşamak gittikçe imkansızlaşıyor. Biraz önce Foça''da yaşayan bir tanıdığımla telefonda görüştüm. Hava yaklaşık yirmi dereceymiş. Turizm mevsimi olmadığı için sokaklarda yoğunluk da yok. İnsanlar, yüzleri gülerek yaşayabiliyorlar anlayacağınız. Küçük yerlerde bir yerden bir yere giderken yürüyebildikleri için trafik gibi bir sorunun varlığını hissetmiyorlar bile. Ne mutlu... Her nimetin bir külfeti var işte. İstanbul''da iş bulma ve para kazanma olasılıkları küçük yerlere oranla daha fazla. Ama buna karşılık yaşamak daha zor ve daha pahalı. Kusursuzluk bu dünya için değil çünkü.

Yetkililer bu problemin çözümü için ne düşünüyorlar bilmiyorum. Kendimi onların yerine koyduğumda fazla bir seçenek de göremiyorum. Öyle, bir gün tek sayılı, bir gün çift sayılı plakalar yola çıksın demek de çare değil. Bunun yerine toplu taşımacılığı şirinleştirmeleri gerekiyor herhalde. Kuralları koyan da uygulayan da dertli. Hava biraz bozar bozmaz hayat zorlaşıyor. Allah yardımcımız olsun.

Sözün Özü Dünyanın tarihi, dünyanın kararıdır.

Levha Tatlı şeyler, sonu iyi biten acılardır.