Kaydet
a- | +A

Geçenlerde Ayşe Arman ilginç bir konuya değinmiş. "Bana gösterilen ilgi ve itibar aslında gerçekte bana değil, çalıştığım kuruma ve mesleğime." Düşündüm ve aynı kanaate vardım. Gün içinde ben de birçok ayrı yerde bulunup sayısını bilmediğim kadar çok insanla muhatap oluyorum. Çok şükür çoğu son derecede kibar davranıyor ve dertlerini bile paylaşıyorlar benimle. Ama iyi incelendiğinde anlaşılıyor ki toplum içinde kapladığınız yerden çok bulunduğunuz mevki etkili oluyor. Buna sevinsem mi yoksa üzülsem mi bilemiyorum. Bir başka mesele daha var. Günün birinde "artık yeter, ben başka bir iş yapacağım" deyip köşemize çekilsek acaba nasıl bir tablo ile karşılaşacağız? Bu soru bir tek beni kapsamıyor. Bir biçimde vizyonda olan ve tanınan bütün insanları ilgilendiriyor. Şöhrete kavuşmanın bağlayıcı ve ömür boyu devam eden bir yüzü var. Önce ona ulaşmak için canınızı dişinize takıyorsunuz sonra da esiri haline geliyorsunuz. Eskiden Yeşilçam''da, yapımcılar bir oyuncuya çok kızarlarsa hemen bir başrol verirlerdi. Bu, ilk önce talih kuşu gibi görünen bir tuzaktı. Çünkü bir kere başrol oynayınca artık daha ufak rolleri kabul etmeye yanaşmıyordu kişi. Bu da bir anlamda onun sonu oluyordu. Zaman içinde eriyip gidiyordu. Kısacası belki de bu işlere hiç bulaşmadan akıllıca çalışıp bir diploma edinmek ve önceden bir hedef belirleyip ona ulaşmak için gayret göstermek en iyisi. Türk sinemasının gelmiş geçmiş en büyük yıldızı olan rahmetli Cahide Sonku''yu düşünüyorum bazen. Zamanın en güzel kadınıymış. O sokağa çıkınca trafik dururmuş. İnsanlar onu bir kerecik görebilmek için her yola başvururmuş. Filmleri kapalı gişe oynarmış. Dönemin en kuvvetli kişilerinden birisi konumundaki Muhsin Ertuğrul''a bile itiraz etmeyi göze alabilecek durumdaymış. Ve belki de en büyük hatası o itiraz olmuş. Gel zaman git zaman serveti erimiş bitmiş. Yüzüne hiç kimse bakmaz olmuş. Bırakın itibarı, ona rol teklif eden bile kalmamış. Bir zamanlar yanından ayrılmayıp çantasını taşıyanlar ilk terk edenler imiş. Batan gemiyi önce fareler tek eder biliyorsunuz. Beş, altı yaşlarındaydım zannediyorum. Anneannemin elinden sıkıca tutmuş çocukça hayallerimin pençesinde Beyoğlu''na bağlanan ara sokaklardan birisinde ilerliyordum. Birden anneannem heyecanlandı ve benim dikkatimi çekmeye çalıştı. "Bak" dedi, "Cahide Sonku geçiyor." Baktım. Oysa ortalıkta heyecanla izlenecek ne bir olay ne de bir insan vardı. Bunu fark eden anneannem mecburen eliyle işaret etti. "İşte o. O Cahide!" Gördüğüm kısa, belki de acıların yükünü taşıyamamaktan eğilmiş bir bedendi. Saçı başı darmadağınık, kir içinde bir insan kalıntısı gibiydi. Yolunun üstündeki her bardan içeriye kafasını uzatıp bir şeyler istiyordu. Kimsenin yüz verdiği yoktu ama o yılmadan istemeye devam ediyordu. Sonunda renkli ispirto verdiler bir şişe. Adeta sevincinden ağlayacak gibi oldu. Ben ispirtoyla ne yapacağını merak ederken o içmeye başladı. Bugün bile hatırladığımda tüylerim diken diken oluyor. Çok acı bir hayat dersiydi. Bu dersi aklıma tam yazabilmiş olduğumdan emin değilim. Bu yaşa kadar değmeyecek çok insana emek verdim ve beni de ilk onlar terk etti. Aslında bazı gerçekler hiç değişmiyor ama herkes kendi hatasını işlemeyi bekliyor işte. Ne diyelim. Allah hepimize akıl fikir ihsan etsin. Belki de Rahmetli Sonku bizden dua istedi. Ne dersiniz?

LE V H A Yaşamda başlıca tehlike çok önemli olmaktır.

Sözün Özü Kaç tane dostunuz olduğunu görmek için kefil arayın.