Kaydet
a- | +A

Nemli, soğuk ve erken inen karanlıklar yaşıyoruz. Loş atmosfer hem ruhlarımızın derinliklerini hem de moralimizi etkiliyor. Olumlu hissedebilmek için özel çaba sarf etmek gerekiyor. İnsanlar inanılmaz bir panik içinde. Mesela geçenlerde bir arkadaşım bu son depremden sonra Yeşilköy muhtarlığından tam sekiz yüz ailenin kaydını sildirdiğini söyledi. Bu tip lüks semtlerde inanılmaz bir ironi yaşanıyor zaten. Ben doğma büyüme Yeşilköy''lüyüm. Ve kendimi bildim bileli semtimiz İstanbul''un hatta bütün Türkiye''nin en pahalı semtlerinden birisi olmuştur. Ev kiraları çok yüksektir. Satın almak ise özel bir cesaret ister. Çünkü milyon Dolarlardan bahis açılır o zaman. İşin komik yanı da bu zaten. İlk depremden itibaren görüldü ki Yeşilköy, zemini sebebiyle ülkenin en riskli yerlerinden birisiymiş. Her zaman Türkiye''de bir objenin fiyatını neye göre belirledikleri konusunda kafam karışmıştır. Bir diğer örnek Ataköy. Komünist sistemde sıkça uygulandığına rastlayabileceğiniz toplu konut seçeneği, daha ucuz olsun diye üretilmiş bir fikirdir. Alım gücü sınırlı insanlar, birbirine benzeyen apartman dairelerinde yaşarlar ve asgari ihtiyaçları site tarafından yerine getirilir. Ama asla ve asla bu işin lüksü olmaz çünkü ana fikrine aykırıdır. Gelin görün ki her konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye ortaya kendi tarzını koymuştur ve toplu konutta oturmak, özellikle bir dönem çok tercih edilen bir alternatif oluşturmuştur. Adeta sosyetik bir biçim haline gelmiştir. İşte bu yüzden Ataköy''de de ister satılık, ister kiralık olsun fiyatlar son derecede yüksektir. Vardığımız bu sonuçlar bizim her zamanki trajikomik tablomuza uygun. Bir özeleştiri yaparsak görürüz ki pek çok konuda dünya nereye gidiyorsa biz aksi istikameti seçmişiz. Bu belki iklim ve coğrafyadan belki de okuma yazma oranı tablosundan ya da hepsinin toplamından meydana gelen doğal bir sonuç. Bizleri zorlayan genele uymakta patinaj yapıyor oluşumuz. Genel daha kalabalık olduğu için her türlü azınlık kendi tercihlerinden feragat etmek zorunda. Televizyon, Türkiye''ye gelip yerleştiğinden beri bir çok izlenmeyen ve sıkıcı programda buranın bir deprem ülkesi olduğunun anlatıldığını hatırlıyorum. Uzun zamandır uzmanlar yırtınıp duruyorlar ama kimsenin aldırdığı yok. Şimdi yumurta kapıya gelip deprem kendisini hatırlatınca, hepimiz işi gücü bırakıp sismograf gibi araştırma yapar olduk. Ölçeği ile meşhur Richter, adeta akrabamız gibi. Pek çoğumuz oturduğumuz yerden tahminlerde bulunuyoruz. Komiği, tutturuyoruz da. "Bu çok önemli bir şey değildi, alt tarafı 4 şiddetinde falandı" şeklinde ahkâm kesiyoruz. Hanımların çay sohbetlerinde övünerek anlatabilecekleri deprem anıları var artık. "Şekerim, ben geçen günkü 5.8''de kuafördeydim. Ay bir sallandık, sorma" gibi cümleler artık literatürümüze girdi. Bir de bu işten maddi manevi kâr sağlamayı amaçlayanlar var. Mesela kocası eve genellikle geç gelen hanımların yeni bir silahları var artık. "Ay kocacığım, deprem olur diye çok korkuyorum. Ne olur eve erken gel." Eh, bunu eleştirmiyorum, sonuçta son derecede haklı bir istek ve romantik bir tarafı da var. Ama kabul etmek gerekir ki işin içine yine de bir cinlik bulaşmış durumda. Piyasaya çıkan deprem kuşları, depremi önceden haber veren (!) aygıtlar, çelikten yapılmış odalar, sığınaklar vs. vs. Bunlar da ayrı komediler. İnsanların bu konudaki hassasiyetlerini nakite çevirmek isteyen uyanıklara gün doğdu. Bunlar, bir çeşit savaş zengini formunu oluşturuyorlar. Suratlar asık, canlar sıkkın. Düzelecek, düzelecek üzülmeyin. Zaten üzülmeniz çare değil. Olacak olan yine olacak. Bakın Mr. President korktu mu hiç? Deprem falan dinlemedi, söz verdiği gibi soluğu ülkemizde aldı. Biz de milletçe çok sevindik. Gördüğünüz gibi hâlâ sevinecek bir şeyler bulabiliyoruz.

SÖZÜN ÖZÜ En uzun yolculuklar bir adımla başlar.

LEVHA İstemek başlamanın, başlamak bitirmenin yarısıdır.