Pazartesi günü çıkacak yazının Pazar gününden yazılması mecburiyeti var. Bu da haftanın ilk yazısının hafif tatil ruhu yansıtmasına sebep oluyor. Malum, Pazar günleri ailenin bütün fertleri evde oluyor ve herkes kıvrılıp dinlenecek bir yer arıyor. Hele de bizim evin nüfusunun yüzde yetmiş beşinin öğrenci olduğu göz önünde bulundurulursa halimiz daha net anlaşılabilir. Onları seyrederken öğrencilik yıllarımın geride kalmış olmasına şükrediyorum. Okula gitmek zorunda olduğum yıllarda, büyüklerim hep o günleri arayacağımı iddia ederlerdi. Pek ihtimal vermezdim buna. Gerçekten de bir gün bile özlemedim okul yollarını.
Okumayı sevmediğimden değil. Ama beni hiç ilgilendirmeyen dersler için canımı sıkmaktan hoşlanmazdım. Sanki ileride atom mühendisi olacakmışım gibi çılgınca bir tempoyla matematik, fizik vesaire gibi derslerin üzerimde kâbus olmasından nefret ederdim. Hâlâ aynı fikirleri savunuyorum. Çocuklar daha çok küçük yaşlarda neye karşı eğilimleri olduğunu belli ediyorlar. Uzmanların bu eğilimleri gözlemlemeleri ve çocuğu uygun yönde eğitmeleri çok daha mantıklı. Hem bu yöntemle çocuklar okulu daha çok seveceklerdir. Dünyanın bütün geri kalmış ülkelerinde ders sayısı fazladır ve dersler zordur. Sanki zorluk seviyesi yüksek olursa o milletin aşağılık kompleksi bertaraf olacakmış gibi...
Hayatının baharındaki insanları daha çocuklukta ezmeye başlamanın etkili bir yöntemi bu herhalde. Halbuki bilim, zekanın farklı eğilimlerde olabileceğini kanıtladı çoktan. IQ''ya karşı EQ. Yani duygusal zeka! Bu demek oluyor ki, bazı insanlar sanatsal konularda diğerlerinden daha zekîler. Geri kalanlar ise matematik ağırlıklı dallarda başarılı olabilirler. Tabii bu çok basite indirgenmiş bir özet oldu. Ama işin özeti bu.
Ben öğrenciyken bu gerçek henüz bilinmiyordu. O yüzden matematiksel derslerden ancak kurtaracak kadar notlar aldığımda ailem bana hafif aptalmışım gibi bakıyordu. Çünkü o zamanki yaygın inanış, matematiği iyi olan çocukların daha zekî olduğu yolundaydı. Bunun koskocaman bir iftira olduğu şimdi biliniyor ama ne fayda? Eğitim sistemimizin yetersiz ve çoğu zaman yanlış olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu yetkililer de kabul ediyor. Fakat sorunu tespit etmek çözümü beraberinde getirmiyor. Çocukları zorla okul sıralarına oturtup ezberlemelerini bekliyoruz. Hem de önlerine ne gelirse. Ben de bir anneyim. Elbette çocuğumun iyi eğitim almasını isterim. Fakat bana göre iyi eğitim bilgiye ulaşmanın yollarını öğrenmektir. Her konuda iddialı olmaya çalışmak yerine bir tek konuda en iyi olmanın yolunu bulmaktır. Ezberlemeyen ama öğrenmiş bir çocuğum olmasını isterim. İşin tuhafı, bu tip eğitim veren okulların üniversiteye daha az sayıda öğrenci sokabiliyor olmaları. Yaygın sistem farklı olduğu için doğru olan başarısız oluyor. Her zamanki gibi çelişki sizin anlayacağınız. Bugünkü yazım için farklı bir konu tasarlıyordum. Fakat eğitim meselesi beni o kadar çok üzüyor ki kalemimi tutamadım. Çocuğu olan herkes bu yüzden dertli. Özel okula gönderseniz, seçimi çok iyi yapmanız ve çuvalla para temin etmeniz gerekiyor. Devlet okuluna razı olsanız, çocuğunuzu seksen tane öğrencinin arasına sokmanız ve akşama kadar endişelenmeniz lazım. İnsan ne yapacağını şaşırıyor. Paranız varsa bu da yeterli olmuyor. İyi eğitim verdiği bilinen okullara talep o kadar fazla ki kuraya girmek zorunda kalıyorsunuz. Sanki dünyaları bahşediyorlarmış gibi ezilip büzülmeniz, okul kapısında endişe içinde beklemeniz ve eğer kazanırsanız, kendinizi, kazanamayan çocukların ailelerinden korumanız şart.
Bu bir komedi! Kazandıysanız zaten milyarlarca lira okul ücreti ödeyeceksiniz. Ama bu kimsenin umurunda değil. Çünkü siz olmasanız bir başkası mutlaka bulunuyor. Verdiğinizin tadını alamıyorsunuz yani.
Bu nasıl iştir anlamadım gitti. Çözüm için beklemeye kalkmanın da anlamı yok. Çünkü ne yazık ki bu sorunun çözümü yok!
Sözün Özü Dünyayı yönetenler, kalem, mürekkep ve kâğıttır.
Levha Çocuk sütle ve övgüyle beslenir.

