Kaydet
a- | +A

Her sabah masanın başına geçip sizler için bir şeyler yazmaya çalışmak çok hoş bir duygu. Bu işin insana kendisini özel hissettiren bir tarafı var. Her önüne gelenin yapamayacağı, kötü ve yetersiz olursa okurların tenezzül etmeyeceği emekler bunlar.

Son on yıl içinde özellikle medyada öyle bir yozlaşma var ki, işini hakkıyla yapanlar neredeyse azınlıkta kalıyor. Bu konularda çok yazılıp çizildi, artık herkes neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Ama kötü alışkanlıklarımızdan bir türlü vazgeçemiyoruz. Halkın huzuruna çıkartılan kişiler neye göre ve kim tarafından seçiliyor belli değil. Bu kulvarda özel ilişkiler fazlasıyla önem arz ediyor. Bu yüzden de yetenek ve çalışma disiplininden önce başka özellikler aranır oldu adaylarda. Allah''tan yazı yazmak böyle değil. Bir kere yazmayı sevmek ve çok istemek gerekiyor. Burada yapacağınız hataları makyajla ya da ışıkla kapatmanız söz konusu değil. Ya da sesi kötü bir şarkıcının mutlaka yapmak zorunda olduğu gibi arkaya başarılı vokaller koymak mümkün değil. Burada boş sayfa, siz, kalem ve kağıt var. Bir de yüreğiniz. Kamu vicdanına seslendiğinizin bilincinde olmak zorundasınız. Evinizde günlük yazmıyorsunuz. Her sabah yüzbinlerce okurun evine girip oradan beyinlerinin içine sesleniyorsunuz. Bunun ağır bir sorumluluğu var. Bütün bunların nereden çıktığını merak edeceksiniz. Elbette durup dururken canım kendimi ve meslektaşlarımı övmek istedi de bu satırları yazıyor değilim. Bu sabah gazeteleri açtığımda gördüğüm bir habere üzüldüm ve sizlerle paylaşmak istedim.

Milliyet gazetesinin başarılı köşe yazarlarından birisi, Meral Tamer iki gün önce mahkemeye çıkmış. Büyük Marmara depreminden sonra yazdığı bir yazı yüzünden dönemin cumhurbaşkanı sayın Süleyman Demirel tarafından hakkında tazminat davası açılmış olduğu için duruşmada hazır bulunmuş. Yazısında, o sıralarda hepimizin üzerinde durmakta olduğu aksaklıklardan bahsetmiş. Bu arada kullandığı bir atasözü hakaret olarak algılanmış. Sonuçta mahkeme de bu atasözünün kullanımını hakaret olarak onaylamış ve Tamer hapis cezasına çarptırılmış. Beş yıl içinde suçun tekrarı söz konusu olursa bu cezasıyla birlikte hapis yatması gerekecek. Eğer suç tekrarlanmazsa beş yılda düşecek. Kısacası cezası tecil edilmiş. Burada benim takıldığım konu mahkemenin vardığı sonuç değil. Kanunlar belli. Suça göre verilecek cezalar da ortada. Hakimler kendi kendilerine ceza vermiyorlar. Anayasaya ve ilgili kanunların hükümlerine göre karar veriyorlar. Benim üzüldüğüm, bir köşe yazarının olaylarla ilgili nasıl düşündüğünü dile getirmesinin suç sayılabilmesi. O günleri hatırlayın. İstisnasız hepimiz büyük bir şaşkınlık ve acı içindeydik. Aklımıza gelmeyen başımıza gelmişti ve deyim yerindeyse milletçe gafil avlanmıştık. Deprem bölgesine ulaşmak bile çok zordu. Başbakanın kendisi, bir müddet hiçbir yerden haber alamadığını açıklamıştı. Sayın Cumhurbaşkanı ise evde transistörlü radyo aramak durumunda kalmıştı. Kazılan her yerden cesetler çıkıyor, ulusça yüreğimiz kan ağlıyordu. Çadırlarımız eski ve su geçiren kumaşlardan yapılmış hurdalardı. Lüks inşaat sınıfına girip milyarlara satılan binalar kibrit kutusu gibi yıkılıyordu. Böyle bir atmosferde bir köşe yazarı ne yazabilir? "Elinize sağlık, her şey olması gerektiği gibi. Hiçbir aksaklık yok ve halkımız çok mutlu" gibi cümleler yazmak mümkün müydü?

Bunlar yazılsaydı bile ikna edici olacak mıydı? Depremin üzerinden bu kadar zaman geçti. Bir yenisinin olacağı artık iyi biliniyor ve hâlâ alınan bir önlemin olmadığını uzmanlar tepinerek söylüyor. Bu da mı yalan? Mahkemenin yargısına hepimiz saygılıyız hiç şüphesiz. Ama köşe yazarlığı gibi özel yetenek ve bilgi birikimi gerektiren bir dalda insanların bu denli kısıtlanıyor olması çok acı. Bence depremin yaşattığı felaketin suçlusu sayın Tamer değildi. Hepimiz suçluyduk.

Sözün Özü Hakikati söyleyenin yüzü kızarmaz.

Levha Gözler yaşarmadıkça gönülde gökkuşağı oluşmaz.