Kaydet
a- | +A

Pekçok kişinin nefret ettiği sonbahar yüzünü kışa çevirmiş olarak kapımıza dayandı. İnsanlar, soğuk havaları önce üşüdükleri için sonra da içlerini kapadığı için sevmiyorlar herhalde. Tabii bu zevk meselesi. Mesela ben, isli, pisli, paslı, puslu havalarda daha üretken ve daha duygusal oluyorum. Duygusal olduğumda da daha geniş kitlelere hitap edecek yazılar yazabiliyorum. Elbette bizlerin yazdıklarını, dünyanın kabul ettiği büyük yazarların eserleriyle mukayese etmek mümkün değil. Marquez, Borges, Kundera gibi çağdaş edebiyatın hayran olunacak yazarlarına bir de Tolstoy, Dostoyevsky gibi klasik ustaları kattığınızda ele kalem alacak yüz kalmıyor. Ama diğer taraftan, yazmak ve kalbinizi, sizin gibi hissettiğini düşündüğünüz insanlara açmak da dayanılmaz bir tutku. Geçenlerde Alman edebiyatının büyük yazarı Kafka''nın Dönüşüm isimli romanını okudum. Kafka, uzun tasvirler yapmayı seven ama bunu yaparken, olayın geçtiği mekanı, okurun gözlerinde aynen canlandırabilen bir usta. Her ne kadar benim favori yazarlarım genellikle Güney Amerika''dan çıkıyorsa da, Kafka''yı da ihmal etmek haksızlık olur. Dönüşüm, hayatını başkalarına ve daha çok ailesine adamış bir adamın hikayesi. Bütün ömrünü, tanıdığı kişileri nasıl sevindireceğini ve maddi manevi nasıl destekleyeceğini düşünerek, dahası bunun için ölesiye çalışmaktan kaçınmayan bir genç erkek, romanın baş kahramanı. Elbette bilinçaltı, yaptığı bu fedakarlıklar karşılığında herkesin onu çok sevmesini bekliyor. Hatta çok sevilmeye, ekmek kadar, su kadar, hava kadar çok ihtiyaç duyuyor. Onu iyi insan yapan özelliklerinin çoğu buna ihtiyaç duymasından kaynaklanıyor. Halbuki her şeye çok çabuk alışan insanoğlu, kahramanımızın iyiliklerine de alışmış durumda. Hatta neredeyse onu bunları yapmaya mecbur görüyorlar. Kalplerinde taşıdıklarını zannettikleri sevgi, aile olmaktan, kan bağı taşımaktan öte değil. Kimbilir, belki çiğ süt emmiş kul yapısında, incelenirse, bu da normal karşılanabilir. Ama kendini parçalayan tarafın bu "normalliği" hazmetmesi kolay değil. Nitekim, bir sabah yatağında kocaman bir böcek şekline dönüşmüş kahramanımız da, kendisine duyulduğunu sandığı sevginin imitasyon olduğunu çok acı çekerek öğreniyor. Masalsı nitelikte yazılmış olan roman, insanoğlunun ne kadar acımasız davranabileceğini, zaman zaman korku teması katarak naklediyor okura. Bir gün önce sıcak karşılamalarla bağırlarına bastıkları evlatlarını, çirkin görüntüsü yüzünden, iğrenerek odasına kilitleyen anne ve babası, onun bu halde çalışıp para kazanamayacağını hatırladıklarında daha da saldırgan olmaya başlıyorlar. Kız kardeş figürü, her ne kadar başlarda şefkatli davranmaya çalıştıysa da, bir müddet sonra sabrı tükeniyor ve o da abisinden bir an önce kurtulmaları gerektiğini savunmaya başlıyor. Yakışıklıyken, parası varken, ailesinin istediği her şeyi yerine getirirken el üstünde tutulan Gregor, içine düştüğü felaket sonucunda ailesi tarafından ölüme terk edileceğini anlıyor ve bir tür açlık grevine girerek kendi imkanlarıyla hayata veda ediyor. Tüyler ürpertici, inanılması zor ama ne yazık ki bir o kadar da acımasızlık teması bakımından gerçekçi bu roman, insanın yüzünde tokat gibi patlıyor. Ve bana göre altı çizilmek istenen, fedakarlığın bile dozunda yapılması gerektiği. Ne yazık ki.

Sözün özü Düşünüyorum, öyleyse varım.

LEVHA Büyük düşünceler kalpten gelir.