Sıkılmak kavramının açılımı tam olarak nasıl yapılabilir sizce? İnsanın amaçsızca sağda solda takılması mı yoksa yapacak birçok iş olduğu halde nefes alıp verirken ve hatta uykularında bile hesaplaşma yapıp durması mı sıkıcıdır? Belki biraz umutsuzluk belki biraz monotonluk... Bilemiyorum. Bildiğim tek şey var o da sıkılmanın insanı kemiren, tüketen bir güce sahip olduğu. Bu tatsız duygu sadece ve sadece dua ederken yok olup gidiyor ve hemen ardından yine ortaya çıkıyor. Bir ara kendisini çok dinleyen insanların illeti olarak düşündüğüm bu durum sonraları benim kafamda da şekil değiştirdi. Kendinizi dinleseniz de dinlemeseniz de fark etmiyor, davetsiz misafir karşınıza çıkıveriyor. Doğanın yeşilinde ya da denizin mavisinde yoğunlaştığınızda ondan biraz kurtuluyorsunuz. Belli ki sıkıntı şehirli. Krediler, alacak-verecek karışımları ve borsa iniş çıkışları sıkıntının doğal ortamını oluşturuyor. Belki de bu yüzden büyük iş adamları sosyal aktivitelere bu denli ilgi gösteriyor. Biraz halkla ilişkiler meselesi, biraz da uzaklaşabilme ihtimalini değerlendirme fırsatı... Bunları düşünüp dururken bir yandan da hastanelerin dolup taşmakta olduğu gerçeği surata çarpıveriyor. Şükretmek için çok sebep olduğu böylece biraz hatırlanmış oluyor. Hadi, biraz gayret, koskocaman bir insanı bir lokmacık sıkıntı duygusu devirebilir mi hiç? O küçücük ve küçük bir gülümsemede yok olmakla hükümlü. Bir Kerem Görsev parçasında ya da bir sinema salonunun herhangi bir koltuğunda unutulabilir sıkıntı. Ya da benim en çok
sevdiğim yöntemle. Şehirden uzaklaşıp doğanın o kendisine has umarsızlığına sığınarak. Gerisini diğer sıkıntı mahkumları düşünsün. Bu arada baş sorumlunun adı kalemimden dökülüverdi işte. Düşünmek. Ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin bahçesi için neden bir "düşünen adam" figürü seçtiklerini artık anlayabiliyorum. Düşünmek tehlikeli. Düşünmek insanı çıldırtabilir, hayatından bezdirebilir, kaçmak için delik aratabilir. Düşünmenin baş yardımcısı ise hatırlamak. Onun bitmek bilmeyen fısıltılarıyla biti kanlanan düşünce iyice güç bulup kurbanını yere devirebilir. "Düşünce suçu" faslının temelinde de bu sebep yatıyor mudur acaba? "Düşünüyorum öyleyse varım" derken varlığının ispatı
olarak acı çekişini göstermeyi denedi mi acaba zat-ı muhterem? Ama bu da dünya hayatının köşe ve bucaklarına yerleştirilmiş tuzaklardan birisi. Yani tehlikenin oralarda bir yerlerde olduğunu bilseniz bile sonuç değişmiyor. Her an üzerine basıp havaya uçabilirsiniz. Kısacası düşünmekten kaçamazsınız. Yapınıza, kültür seviyenize ve yaşadığınız olaylara göre grafiğiniz oluşur ve ona bağlı olarak bunalırsınız. Ama temelli kendinizi soyutlamanız zor. Hatta imkansız. Az düşünenler aynı zamanda az üzülenler kapsamında değerlendirilebilir bu açıdan bakılınca. Yine karşımıza bir zıtlık çıktı işte. Yaşarken az düşünecek ve az üzüleceksiniz. Çevrenizde bulunanlar "aptal" olduğunuza kanaat getirip dalga geçecekler. Bu sefer de belki buna üzüleceksiniz. Ya da çok zeki olduğunuz herkes tarafından kabul edilecek ve siz düşünebilmenin fazla mesaisinde kendinizden geçeceksiniz. Anladığım kadarıyla imitasyon düşünenler kısa vadede kazançlı çıkıyor. Yani kurnazlar... Onlar asla zeki falan değil ve
derinlemesine hiçbir fikre takılmıyorlar. İnsan kullanmayı bir çeşit sanat haline getirip köprüyü geçmeye gayret ediyorlar. O süreçte kime hangi isimle hitap ettikleri önemli değil. Sonuç önemli onlar için. Ama uzun vadede ne yapıyorlar belli değil. Sıkıntının borsa ve düşünce kaynaklı olduğunu anlamış bulunuyoruz(!). Borsa beni hiç ilgilendirmiyor Allah''tan. Ama ikincisinden kurtuluşum yok gibi. Sizin durumunuz nedir bilmem ama kolay gelmesini dilerim.
Sözün Özü Gerçek bir nüktenin kaynağı hakikatin kendisidir.
L E V H A Psikoloji derin ve her tarafı da kesen bir bıçaktır.

