İnsanın güvendiği dağlara kar yağması çok yorucu bir duygu. Karşınızdakine tam güveniyorsunuz ve "O beni üzmez, kötü sürpriz yapmaz" diyorsunuz sonra bir de bakıyorsunuz ki çoktan açıkta kalmışsınız.
Boşuna dememişler "sağ gözden sol göze güven olmaz" diye. Aslında bu çok acı bir gerçek. Dilimizde kimseye güvenmememiz gerektiğini hatırlatan pek çok özlü söz var. Atalarımız bu kadar üzerinde durduğuna göre, kesinlikle doğru bakış açısı.
Doğru da, yine de can sıkıcı.
Birisini sevdiğiniz zaman yüzde yüz güvenmek istiyorsunuz. Zaten itimat etmezseniz sevemezsiniz. Gözünüz kapalı arkanızı dönmek, her sırrınızı paylaşmak ve her ihtiyacınız olduğunda yanınızda görmek, sizin normal beklentiniz oluyor. İlk zamanlar bunu gerçekleştirseniz bile günler geçtikçe işin tadı kaçıyor. Herkesten gizlediğiniz bir şeyleri başkasından duyuveriyorsunuz. Ya da en yakınınız zannettiğiniz kişinin içten içe size karşı hazırlıklar yaptığını fark ediveriyorsunuz.
İşte o anda hayal kırıklığı ile burun buruna geliyorsunuz. "Bunu bana nasıl yapar" sorusu beyninizde yankılanıp duruyor. Siz olsanız asla böyle bir şeyi yapmayacağınızı hesap ediyorsunuz. Ama nafile...
İnsanoğlu çiğ süt emiyor bir kere. Sevgiler, fikirler, bağlılıklar zamanla değişiyor. Ve bu değişim içinde siz de değiştirilebiliyorsunuz.
Arkadaşlar arasında bile ilgisizlik bazen soruna sebep olabiliyor. Değil ki duygusal bağınız bulunan birisinin ilgisizliği... O zaten insanı kahrediyor. Sürekli bir huzursuzluk yerleşiyor yüreğinize. Bunu hakedip etmediğinizi anlamaya çalışıyorsunuz. Başa dönmek, tatsızlıkları yaşanmamış kabul etmek istiyorsunuz. Ama başa dönmek, başlamaktan çok çok daha zor.
İlişkilerde en tehlikeli sinyallerden birisi de alışmak. İki taraf birbirine alışınca, birlikte olmak bir ayrıcalık olmaktan çıkıyor ve normal, rutin bir iş haline geliyor. Her akşam döndüğünüzde evde birini nasıl bulacağınızı bilmek belki ilk günlerde sıcak bir duygu oluşturuyor ama gitgide soluklaşıyor. Kaybetme korkusu olmadığında karşınızdaki size dilediğince hoyrat davranabiliyor.
Aranmamak, özlendiğinizi bilmemek sizi mahvediyor. Önce bahaneler uydurup "işi gücü vardır" diyorsunuz. Sonra aradaki zaman uzadıkça uzuyor. Bu sefer "iş" bahanesi geçerliliğini yitiriyor. Sonra kızmaya başlıyorsunuz. "Arasa da konuşmam" gibi cümleler sarf ediyorsunuz. Halbuki bunu yapamayacağınızı siz de biliyorsunuz. Daha sonra "acaba başına birşey mi geldi!" endişesi sarıyor beyninizi.
Aranmadığınız sürenin uzunluğuna göre, sizin hissetme biçimi listenizde uzayıp gidiyor. En sonunda geriye kuru bir özür ve mantıktan uzak onlarca mazeret ve sizde derin bir kalp kırıklığı kalıyor.
Mantığınız bir daha bu fırsatı vermemek gerektiğini haykırıyor, kalbiniz sakin kırgınlığına rağmen "belki bir daha yapmaz" diye taraf tutuyor. Halbuki bir şeyi bir defa yapmış olmak demenin, hep yapılacak olması demek olduğu ortada.
İşte his dünyalarımız böylesi lüzumsuz ve yıpratıcı dengelerin üzerinde saklanıyor. Hiç kimseyi sevmeye, güvenmeye ve bağlanmaya gelmiyor.
İnsan ortada kalıyor. Sevse bir türlü sevmese başka türlü...

