Bizim evin halini görmelisiniz. Allah benzetmesin, savaş zamanı kurulan sahra hastaneleri gibi. Bir yatakta kızım yatıyor. Anjin olmuş, verilen ilaçlara rağmen bir haftadır kendini toparlayamadı. Komşu yatakta ben serilmiş yatıyorum, nurtopu gibi bir gribim oldu çünkü. Elimde metrelerce kağıt mutfak havlusu, hiç de zarif olmayan sesler çıkartarak iyileşmeye çalışıyorum. Başımı çevirip camdan dışarı baktığımda kışın olanca şiddetiyle hüküm sürdüğünü görüyorum. Sanki bu zamana kadar beklemesinin hıncını alırcasına soğuk ve kızgın. Ağaçlar çaresiz sallanıyor, karla karışık yağmur aralıksız yağıyor. Doğanın o tarif etmesi imkansız mağrur edası hayatımızı bir kez daha denetimi altına alıyor. Deprem fobisi çekenleri düşünüyorum. Bu fırtına, mesela on gün hiç durmaksızın devam etse, sonuç depremden daha mı az sıkıntıda olur sizce? Hiç sanmıyorum. Şiddetini arttırdığını ise düşünmek bile istemiyorum. Masalda anlatılan çalışkan karınca misali evlerimize çekilmiş durumdayız. Dışarı çıkmamızın ne kendimize ne de başkalarına faydası var çünkü. Kendi adıma şikayetçi değilim bu durumdan. Elimde kitabım, sabırla gribin benden sıkılıp bedenimi terk etmesini bekliyorum. Çocuğumun hasta olması ise tipik annelik içgüdüleri sayesinde canımı daha fazla sıkıyor. Bu arada Ramazan sürüyor. İtiraf etmeliyim ki deprem felaketinin artçı fobilerinden mi yoksa havanın inanılmaz değişiminden mi bilinmez, Ramazan kendisini geçmiş yıllara göre daha az hissettiriyor. Bu da bende ciddi bir vicdan azabına yol açıyor. Her yıl Ramazan ayı geldiğinde hissettiğim o eşsiz duyguları yine hissetmek istiyorum. Ama bir yanda "kurbanımızı şoklasak da mı kessek yoksa şoklamasak da mı kessek" tartışmaları, bir yanda el konan beş banka ve onların pek de zarar gördüğü söylenemez yöneticileri, bir diğer tarafta beş bankaya daha el konacağı söylentileri sürerken aklımızı Ramazan''a veremiyoruz işte. Allah affetsin! Televizyon kanalları bıkıp usanmadan olası bir depremde zarar görecek lüks semtlerin listesini yayınlıyor. Geçenlerde bir kanal, Yeşilköy sakinlerinin çoğunun karavan edindiğini ve bu karavanlarda yaşamaya başladıklarını konu alan bir haber hazırlamış. Aşağı yukarı her gün Yeşilköy''e gidiyorum. Eşim, dostum, arkadaşlarım, alışveriş yaptığım esnaf; hep Yeşilköy''de bulunuyor. Kısa bir süre önce taşınıncaya kadar ben de ömrümün büyük bir kısmını bu semtte geçirdim. Zemin durumunu bilemem. Ama İstanbul''un en nezih, en sakin ve en şık semtlerinden birisidir. Ve ben bugüne kadar hiç karavan görmedim orada. İnsanlar o denli korksalar taşınırlar. Neden karavan alıp sokaklarda yatsınlar bu soğukta? Basın, lüks semtlerde yaşayan zengin insanların mağdur görüntülerinden dem vurmayı seviyor. Ama haber, gerçeği yansıtmalı. Gerçek olmayan şeyleri haber diye yayınladığınızda çok kişi zarar görüyor. Başta Yeşilköy esnafı kan ağlıyor. Buna bağlı olarak Yeşilyurt, Ataköy ve Bakırköy''ün bir kısmı da aynı ticari intihar riskiyle karşı karşıya. Amaaan. Hep aynı terane işte. İşin ehli olmayan genç arkadaşlara kamera ve mikrofon veriliyor ve haber yapması isteniyor. O da yapıyor. Bankalar batıyor, Avrupa Birliği izliyor, deprem paniği sürüyor. En iyisi yazıyı fakslayıp biraz uyumak galiba.
Sözün özü Ne istersem yapabilirim gibi geliyor bana. Çünkü istediğim hiçbir şey yok artık.
LEVHA İyi oyunların üretimi sanat değil, endüstridir.

