Magazin haberleri hayatımızın ne kadar önemli bir bölümünde bizleri meşgul ediyor, farkında mısınız? Kabul etsek de etmesek de hepimiz şöyle bir kulak kabartıyoruz gelişmelere.
Mesela geçen haftayı İbrahim Tatlıses Derya Tuna çiftinin başına gelenler ve Hülya Avşar ve eşi cephesiyle uğraşarak geçirdik. Sanki bize pek lazımmış gibi... Acaba insan psikolojisinin parlaklık seven bir detayı mı var? Hani sincaplar parlak objelerden hoşlanır ya, aynı mantık bizler içinde mi geçerli diye merak ediyorum. Yoksa daha ikircikli bir gerçekle mi karşı karşıyayız? Ünlülerin zengin ve kusursuz vitrinlerinde çatlaklar oluştuğunda gizli ve kendimize bile itiraf etmediğimiz bir zevk mi duyuyoruz? Bunun hoş olmadığını bildiğimiz için yüksek sesle söylemekten mi çekiniyoruz? Olayların bu denli ilgi çekmesinin bir nedeni olmalı. Koskocaman televizyon ekranının ve gazete sayfalarının neredeyse tamamı bu tip haberlerle dolu olduğuna göre başka bir açıklaması olamaz. Gerçi yaz aylarının başlamasıyla dozda iyice arttı. Gördüğüm kadarıyla haber konusunun ünlü bir kişi olması şartı da aranmıyor artık. Tatil köylerinden birisinde bulunan güzel ve tanınmayan kızlar da pekâlâ uzun soluklu bir haberin(!) baş kahramanı olabiliyor. Oralara gidemeyen, o ortamlarda olamayan dar gelirli vatandaşlara yapılan bir gösteri mi acaba bütün bunlar? Geceleri uykuya dalmadan önce hayalini kuracakları görüntülerin ip uçları mı veriliyor bu yolla? Ciddi söylüyorum, bütün bu soruların cevaplarını merak ediyorum ben. Dünya sebep sonuç ilişkisinin üzerine kurulmuştur. Sebepsiz hiçbir şey olmaz. Demek ki şu anda yaşamakta olduğumuz durumun da sebebi var. Mesela ekran karşısına geçtiğimizde o görüntüleri sonuna kadar izleyip başımızı olumsuz anlamda sallayarak "bak şu edepsizlere, hiç yakışıyor mu" dediğimizde acaba bir çeşit tatmin hissiyle mi karşılaşıyoruz. "Ben böyle yapmıyorum, ben daha az kusurluyum" tipi bir mantık mı kuruyoruz?
Ya da "istediğin kadar İbrahim Tatlıses ol, huzuru bulamadıktan sonra" deyip kahvemizden bir yudum daha içtiğimizde, kendi yanlışlarımız daha az yanlış, kendi eksiklerimiz daha az eksik mi görünüyor gözümüze? Açıkça söylemeseler de gözbebeklerine yerleşmiş hüznü gördüğümüzde "insanda çirkin şansı olmalı, bak Hülya da Derya da çok güzel ama neye yarar" deyip kendi düş kırıklıklarımızı mazur mu görüyoruz? İnsanız, bunları yapıyor olabiliriz. Çok sağlıklı olmasa da bu tip dürtülere maruz kalabiliriz. İşin bir de arz talep yanı var hiç kuşkusuz. Bu tip yayınlara tepki gösterildiğinde cevap hep aynı olur, " halk bunu istiyor." Doğru mudur bilmem. Mesela ben de halkım ve bunu istemiyorum. Ama bu durumda da çoğunluktan söz edilir hemen. "Sen çoğunluğu temsil etmiyorsun!" Ben kimi temsil ediyorum bilemiyorum bu şartlarda.
Şimdi F tipi ceza evlerinden ve köşe yazarlarından uzaklaşıp İbrahim Tatlıses''in Derya Tuna'' ya geri dönüp dönmeyeceğini tartışıyoruz. Bu arada Asena da ülkenin önemli(!) şahsiyetleri arasına girdi tabii. Kıyıldığı söylenen dini nikah resmiyete dökülecek mi gibi mühim bir beklentimiz var. Tabii diğer taraftan izlememiz gereken Mehmet Ali Erbil ve onun çapkınlıkları, kimin nerede kiminle birlikte tatilde olduğunun takibi falan... Bizim işimiz de zor canım. Bu sıcakta eve kapanıp televizyon karşısında bunlarla uğraşmak kolay iş mi?
Sözün Özü Gerçek, kimsenin inanmadığı şeydir.
Levha Sakin kadının dikişi, kızgın erkeğin öfkesinden uzun sürer.

