"Her şeye rağmen".
Benim en sevgi duyduğum anlatım biçimlerinden birisidir bu. Olaylar meydana gelir, birikir, bunaltır ve hatta çözümü olmayan bir noktada düğümlenir. Sizin, normal şartlarda kızmanız, nefret etmeniz gerekir. Ama herşeye rağmen nefret etmeyi beceremezsiniz. Kendinizi, iyi kalpliliğe paralel saflıkla suçlarsınız. Çevrenizdekiler hiç aralıksız eleştirirler ama sonuçta siz kalbinizdeki sevgiye söz geçiremezsiniz. Merakla beklediğimiz 2000 yılına girdikten sonra hayatımızda elbette hiçbir değişiklik olmadı. Bilim adamlarının 2039 yılında dünyaya çarpacağını tespit ettikleri bir kilometre çapındaki göktaşının yeryüzündeki yaşamı sona erdirme ihtimalinin dışında bir yenilik yok. Dinozorlar devrinde sadece 60 cm.lik bir göktaşının gezegenimizde ateş fırtınalarına yol açtığını ve bu felaketten yalnızca hamam böceklerinin kurtulduğunu göz önünde bulundurursak, otuzdokuz yıl sonra dünya halklarının neden korkacaklarını şimdiden tahmin edebiliriz. Dinozorların şanssız, hamamböceklerinin şanslı olduğu bu oyunda, bu kez kim paçayı kurtaracak orasını Allah bilir. Kısa vadede ise etrafımda şahit olduğum panik 5 Mayıs tarihine kilitlenmiş durumda. Depremle birlikte gelişen bir tür mazoşizm büyük bir çoğunluğu ele geçirdiğinden bu tip haberler hemen ilgili birilerini buluyor. Bunca yıldır bilime, tekniğe ve teknolojiye böylesine alaka gösterdiğine hiç rastlamadığım Türk halkı, şimde nefesini tutmuş 5 Mayıs''ta gezegenlerin yanyana dizilecek olmasını konuşuyor. Evinde pişirdiği kuru fasulyeye sucuk koyup koymamaya karar verecekken bir de gök bilimle uğraşmaya başlayan ev kadınlarımız, ister istemez farklı bir tarz oluşturuyor. Felaket habercilerinin inanılmaz prim yapmaya başlamasıyla yayılan bu tuhaf moda artık canımı bile sıkmıyor. Bir zamanlar Galatasaray-Fenerbahçe maçları gündemi unuttururdu, şimdi ise gezegenlerin diziliş biçimleri unutturuyor. Zaten amaç da bu. Gelecek olan faciaları hesaplamamız isteniyor ki şu anda yaşamakta olduklarımızı fark etmeyelim. Etmeyelim bakalım. Zaten fark etsek ne fark edecek ki? Ağır kış koşullarında çadırlarda yaşamakta olan vatandaşlarımıza mı yardımımız dokunacak yoksa iki tane küçücük yavruyu kaçırıp ağaca bağladıktan sonra hunharca katleden hainleri mi yakalayacağız? Onbir yıl boyunca aynı yastığa boş koyduktan ve bu evlilikten iki tane pırlanta gibi evlat sahibi olduktan sonra boşanan ve kartvizitinde "sanatçı" yazan beyefendinin eski karısı için "canımı sıktıkça basardım tokadı" açıklamalarını mı hazmedeceğiz yoksa? Boş verin canım! Biz yine efendi efendi "deprem ne zaman olur?" ya da "Beş Mayıs''ta nerelere kaçsak?" geyikleri yapalım. Allah''ın gazabından ödümüz kopsun ama bunu hak etmemek için hiçbir şey yapmayalım. Buna da çağdaşlık diyelim, milenyum diyelim, yuvarlanıp gidelim. Ekonomi alt üst olmuş, Amerikalılar direktiflerinin yerine getirildiğinden emin olmak için Türkiye''de büro açmaya yeltenmiş, küçük esnaf artık can bile çekişemez olmuş; ne gam! Biz oturup ne zaman öleceğimizi hesap edelim. Sanki şimdiye kadar öleceğimizi bilmiyormuşuz gibi. Kısacası iyi gidiyoruz. Son derece de akıllı davranıyoruz ve bizi hiç ilgilendirmemesi gereken dedikodu haberleriyle kafalarımızı dolduruyoruz. Giderek hakikatten kopup bilinmeyene ve bilinemeyecek olanlara kafayı takıyoruz. Sonuçta doğal olarak hiçbir şey elde edemiyoruz. Ama her şeye rağmen yaşıyoruz işte.
Sözün özü Yeryüzünde, ödemeniz gereken yüklü bir çek kadar hızlı elinize geçen ikinci bir şey yoktur.
LEVHA İstekliyseniz üzülmeyin, çünkü çabuk geçer.

