İkibinli yılların global iş dünyasında, artık kocaman binalar, şık insanlar var. Bu kocaman binalar, çoğunlukla camla giydirilmiş oluyor; tıpkı bizimki gibi. Dışarıdan bakıldığında heybetli ve sır vermeyen, içini göstermeyen binalar, içlerinde aynı anda binlerce kişiyi barındırıyor. Dış görünüşte hemen göze çarpan ihtişam, içeride de devam ediyor. İnsana daha çok çalışma hevesi veren, başarılı olursa çıtayı çok yukarılara çıkartabileceğine olan inancı arttıran modern yapılar... Halbuki yağmur, hep aynı yağmur. Damlacıkların birbiri ardına düştüğü sağanak yağmur, renkli camlara çarparken tatlı bir ses çıkartıyor. Camlar pek yüz vermiyor ama damlacıklar ısrarlı. Bina büyük, damlalar küçücük. Ama bina tek, damlalar milyarlarca. Bu zıtlıktan, çekici bir aşk hikayesi çıkabilir gibi geliyor bana. Hafif mavilendirilmiş camlara baktığımda, rüzgarın hızıyla hedefine gelen, ama olduğu yerde kalmak yerine aşağıya doğru yavaşça kayan damlacıklar kısa süre sonra asıl olana döneceklerinden emin. Belki kayıp gidiyorlar ama her biri iz bırakıyor. Aşağıya doğru incecik ıslak yollar oluşuyor. Tıpkı her kalp kırılışından sonra, iyileşse bile bıraktığı iz gibi. Şehri bir anda koyu griye boyayan bulutlar, yağmurun işbirlikçisi. "Korkma arkandayım" dercesine yukarıdan bakıyor. İnsan, uçağa binip yükseklere çıksa, yağmur bulutlarının üzerinde pırıl pırıl parlayan güneşle karşılanacağını bile bile yine de tarifi pek kolay olmayan bir psikolojiye giriyor. Fabrikalardan çıkan dumanlar, nereden geldiği anlaşılmadığı için her yerden geldiği zannedilen trafiğin kendine has uğultusu, bu uğultudan zaman zaman yükselen kamyon motoru çığlıkları, insanı olumsuz yönde etkiliyor. İçimden bir ses "şu anda her şey sussa" diyor, "sadece yağmur yağsa ve damlacıklar mırıldansa. Aynı anda binlerce binayı, onbinlerce insanı ıslatan, kimilerini kızdıran, kimilerini üzüntüye boğan yağmur, söz hakkı ona verilse, kimbilir neler anlatır?" "Şu anda karşımda Sapanca gölü olsa, etrafını çevreleyen sımsıkı yeşillik olsa, suya ve yeşile bakarak ruhum dinlense. Gece uykuya dalınca dinlendiğimizi sanıyoruz. Halbuki dinlenen vücudumuz. Ruhumuz, rüyaların ve sanrıların kalabalığında yine yorgun." İşte içimdeki ses bunları söylüyor. Ruh yorgunluğu, yaşla başla ilgili bir konu değil. Ne kadar değil, nasıl yaşadığınızla bağlantılı. Bir mücevher gibi saklanıp, kadifelerin içinde üzerinize sevgiyle eğilindiyse, ruh mutlu olur. Karşılıklı sevgi aynı anda bir de senkron tutturduysa o zaman her şey mükümmel oldu demektir. Ama geçen yıllar için de oradan oraya savrulmuşsanız, yüreğiniz örselenmiş, herkes ama küçük ama büyük, izler bırakmışsa ve artık sevgi vermekte yokluk çekmeye başlamışsanız, ruhunuz yorulmuş demektir. Bu ruhu belki yağmurun masum damlacıkları yıkayacaktır belki de gökkuşağının tatlı renkleri. "Bir gün mutlaka" diyen umut dolu sesi hep canlı tutmak belki de tek ilaç. Hep yağmur yağdığına göre, hep bir ümit vardır, herhalde. Kullara değil yalnızca Allah-ü teâlâ''ya güvenerek yaşamak şüphesiz daha güvenli. Dünyadaki bütün insanlar kul kapsamında ve adalet işlemiyor. Ama Allah katında, ilahi adaletin işleyeceği muhakkak. Belki o günler geldiğinde pek çoğumuz hatalarımızı anlayacağız. Helalleşmek için koşuşturacağız. Umarım o anda birbirimizin yardımına koşabilecek derecede dinlenmiş ruhlar oluruz.
Sözün özü Tek bir gün aslan olmak, bütün bir yaşam boyu koyun olmaktan iyidir.
LEVHA Korku karanlıkta büyür.

