Kaydet
a- | +A

Virginie Despentes tarafından kaleme alınmış olan İkiz Yaşamlar isimli kitabı geçen hafta bir solukta okuyup bitirdim. Doğan Kitap tarafından Türkçe''ye kazandırılmış olan kitap, Dünya Edebiyatı serisinde yer alıyor. Despentes 1969 doğumlu bir Fransız. Benimle tamı tamına aynı yaşta ve kadın oluşu belki de daha fazla etkilenmeme sebep oldu. Onun gibi yazabilmeyi isterdim doğrusu. Bu ve bundan önceki kitapları on iki dilde yayınlanmış. İkiz Yaşamlar''a gelince... İsminden de anlaşılabileceği gibi ikiz kızkardeşleri ele alıyor. Kitabın arka yüzünde şöyle bir ifade kullanılmış. "Virginie Despentes İkiz Yaşamlar''da, bugünün kadınının acıklı bir portresini çiziyor; kalabalığı ve yalnızlığı, saflığı ve kokuşmuşluğu, cinselliği ve şefkati bir arada yaşamak isteyen günümüz kadınının..." Bu anlatım koskoca bir kitabı tam olarak irdeleyebilir mi bilmem. Ya da Paris''in arka sokaklarında çekilen sefalet ve yokluğu İstiklal Caddesinin hırpalayan acımasızlığına benzetebilir misiniz? Çok iyi bildiğim bir tek şey var. Kadın nerede ve hangi konumda olursa olsun değişmiyor. Bütün istediği dürüst bir aşkla sevilmek ve şefkat görmek. Günümüzde iş hayatında söz sahibi olmaya başlayan ve kariyer edinmenin önemini kavrayan kadınların çoğu bu başarıları kendi erkeğini etkileyebilmek için kazanmaya çalışıyor. Tıpkı dişi sincabın erkeğine güzel görünmek için tüylerini parlatması gibi. Dış görünüşteki sertliğe rağmen kadınlar hâlâ saçlarını okşayacak sıcak bir elin samimiyetinin peşinde. Ne yazık ki görüntüye aldanmaya meyilli erkekler bunun farkında değiller. Bu bir kısır döngü. Ne kadar kızarsak kızalım her zaman affetmeye daha yakınız karşı cinse göre. İkiz Yaşamlar''da aynı anda doğmuş ve birbirine tıpatıp benzeyen iki kız kardeşin öyküsü anlatılıyor. Birbirinden dolu dolu nefret eden ve hayatlarında ters giden her şeyi bir diğerinin suçu olarak gören iki kadın... Ve bunlardan bir tanesi bir gün pencereden atlayarak intihar ediyor. Tuhaf bir tesadüf sonucu diğeri ölenin yerini almak zorunda kalıyor. Ve bu mecburiyet onu aslında kardeşini hiç tanımadığı sonucuna götürüyor. Aslında kendisi hakkında da fazla bir şey bilmediği açık. Yirmili yaşlarının sonunda bulunan bir insan için kendisini tanımadığı gerçeğini kaldırmak ne kadar mümkündür bunu yazar, usta bir dille anlatıyor. Fonda bunlar olurken ilk planda dünyanın her yerinde sanat dünyasına girmenin ve şöhrete ulaşmanın zor olduğundan dem vuruluyor. Hele de yaşadığınız yer Paris ise. Başarısızların başarılılara karşı beslediği garip kin ve bir yandan da önemli görünme isteği, entellektüel camianın saplantıları ve sığlığı gözler önüne seriliyor. Özgür olacağız derken bayağılaşma potansiyelimizin gündeme geldiğini fark etmek ve ilişkilerdeki sahteliğin hepimizi yavaş yavaş küflendirdiğini görmek hiç hoş olmasa da romandaki karakterin başına gelenlerden kendimizi koruyabileceğimiz iç güdüsüyle okumaya devam edebiliyoruz. Bu zaten çok tipik bir insan korunma iç güdüsü. Ama aslına bakarsanız hepimizin az çok yara aldığı acımasızlıkların saf bir dille anlatılması biraz gurur kırıyor. Belki iyi yazar olabilmenin ilk ve en önemli koşulu bu. Tamamen dürüst olmak ve kelimelerden korkmamak. Korktuğunuz sürece yazamıyorsunuz. Yaşanmışlıklar eğer kağıda yansıdığında çirkin görünüyorsa bunda yazılanların suçu yok.

Uzun sözün kısası okuduğum en sarsıcı ve insanı kendisiyle yüzleşmek zorunda bırakan bu kitabı sizlere tavsiye ediyorum.

SÖZÜN ÖZÜ Denizde bulunan rüzgarın emrine tabidir.

LE V H A Güvercin kavga ederken sever, kurt pohpohlarken nefret eder.