Mecburi ev ziyaretimizin düşündürdüklerini yazmaktan başka çarem yok bugün çünkü aklıma bir şey gelmiyor. Aklıma "bir şey" gelmezken çok şeyin gelmesine engel olamıyorum. Artık alışmaya başladığım fikir uçuşmalarından birisini daha yaşıyorum anlayacağınız. Hiç sıraya sokmadan, düzeltmeden aklımdan geçenleri yazacağım. Böylece kendimden neler çektiğimi göreceksiniz. Başlıyorum. Dün gece Kanal 6'' da Ceviz Kabuğunu seyrettim. Sevgili dostum Hulki Cevizoğlu, onu ilk tanıdığımız günden beri hiç çizgisini bozmadı. İzlerken zevk alıyor ve özeniyorum doğrusu. Konusu ilginç ve rahatsız ediciydi. Beyti Dost adındaki vücutsuz varlıktan haber aldıklarını ve bu doğrultuda bir yaşam biçimi oluşturduklarını açıklayan bir kişinin röportajıydı. Bu konuyu ilk duyuşum bundan yaklaşık on iki yıl öncesiydi sanırım. Çok sevdiğim bir arkadaşım bu gruba üye olduğunu ve çalışmalarını anlatmıştı. Pek ilgilenmedim ve doğrusu inanmadım. Ama daha sonra spirtualist olduğunu öğrendiğim o kadar çok insan oldu ki biraz araştırma yaptım. O dönemde en moda kitaplar Shirley Mc Lain''in yazdığı reenkarnasyon hikayeleriydi. Tam hatırlamıyorum ama en az on tane okumuş olmalıyım. Değişik fikirler içeriyordu ama doğrusu amiyane tabiriyle kesmiyordu. Sonuç olarak insanoğlunun tembelliğinden kaynaklanan bir eğilim olduğunu düşündüm ve bir kenara bıraktım. İslamiyet''in şartlarını ağır bulanların uydurdukları bir masaldan ibaretti bana göre yazılanlar. Üstelik içlerinde insanı imanından edecek tehlikeli anlatımlarda vardı. Bu grupların masonlarla kesişen noktaları var.
Televizyona çıkan kişi sorular karşısında o kadar bocaladı ki acınacak duruma düştü. Seyircilerin de konudan rahatsızlık duydukları sorularından belli oluyordu. Bir de ikide bir kesilen elektrikler olmasaydı çok eğlenecektim. Ama iki binli yılların Türkiye''sinde karanlığa alışmak zorundayız ne yazık ki. Geçiyorum Banu Alkan faslına. Bu kadından da reklamından da, zeki olup olmadığı tartışmalarından da gına geldi artık. Zeki ya da değil, bize ne? Bir ülke dolusu insanı bu tip saçmalıklarla yoranlara akıl erdiremiyorum. Bir de Hülya Avşar gerçeğimiz var tabii. O ve onunla uğraşanlar... Hülya hanım bence Türkiye''nin en güzel kadınlarından birisi. Doğal olarak rakipleri tarafından kıskanılıyor. Başarılı ve zengin. Tablo kusursuz gibi görünüyor. Tabii içini bilemeyiz. Geçenlerde bir resim sergisinde başına gelen hadiseyi duymamış olamazsınız. Hepimiz duymak zorunda bırakıldığımıza göre. Olayı biraz önce yine izledim. Ortada bir yanlış anlaşma olduğu kesin. Ama derinlerde başka sebepler yatıyor. Bu ülkede okumuş insanlar o kadar çok itilip kakılıyor ve öylesine yalnız bırakılıyor ki artık çaresiz hissediyorlar kendilerini. Nereye saldıracaklarını, hırslarını kimden alacaklarını bilemiyorlar. Bu ülkede medya, insanlara kısa yoldan şöhret olmayı, futbolcu olup trilyonlar kazanmayı empoze ediyor. Bu durumda akademisyenler, yazarlar, çizerler vs. evlerinde parasız ve ilgisiz bırakılıyorlar. Kendinizi onların yerine koyun. Siz olsanız kırılmaz mısınız?
O gece o profesör tamamen kendi konusuyla alakalı bir davete katılmış. Belki bir kaç gazeteciden soru sormasını bekliyor. Ama birdenbire içeriye Hülya Avşar giriyor. O anda sergi, resimler, sanat falan unutuluyor, bütün ilgi stara dönüyor. Profesör ve benzerleri bir kez daha bir köşede boyunları bükük kalıyorlar.
Bunda Avşar''ın suçu var mı? Elbette yok! Ne suçu olabilir ki? O davet edildiği yere gitmiş bir kişi. Tabii ki gazetecilerin ilgisini çekecek. Zaten büyük ihtimalle davet sahibi onu bu yüzden çağırmış. Yani herkes haklı. Olaydan sonra Avşar''ın kullandığı üsluba üzüldüm. Bu tip sözler halkın bu kadar gözü önünde bulunanların ağızlarına yakışmıyor. Ajda Pekkan''ın oynamış olduğu reklam tüylerimi ürpertiyor. Ailece İkinci Bahar isimli diziye bayılıyoruz. Motivasyon kelimesini ve buna bağlı esprileri duymayacağım bir gezegene taşınmak isterdim!
Sözün Özü Herkes kendi mutluluğunun mimarıdır.
Levha Kalbin yaşı yoktur.

