Geçen gün eşimle birlikte televizyonda “Ne Olacak Şimdi?” isimli bir Türk filmi izledik. Herhalde seksenli yılların başında çekilmiş harika bir film. Daha önce de kim bilir kaç defa izlemiştim ama o gün seyretmek bir başka anlam taşıyordu. Anlamına gelmeden önce filmden biraz söz edeyim. Kadrosu çok renkli. Levent Kırca, Nevra Serezli, Bülent Kayabaş, Perran Kutman, Şener Şen, Adile Naşit, Selim Naşit, Neriman Köksal ve daha bir çok tanıdık yüz. Levent Kırca da Nevra Serezli de avukat. Bir davada iki karşı tarafın avukatı olarak görev alıyorlar. Bu bir boşanma davası. Boşanmak isteyenler Perran Kutman, Şener Şen ikilisi. Bu vesileyle tanışan iki insan birbirlerine aşık oluyorlar ve çok kısa bir zaman dilimi içinde haklarında pek bir şey bilmemelerine rağmen evleniyorlar. Aile yapıları, eğitimleri, çevre ve alışkanlıkları tamamen zıt. Bu zıtlıklar ve bağlantılı olarak huzursuzluklar daha balayında ortaya çıkmaya başlıyor. Yaptıkları en büyük hata, daha ilk kavgadan itibaren ayrılıktan söz etmek oluyor. Bunu o kadar çok söylüyorlar ki sonunda sudan bir sebep yüzünden gerçekten ayrılma noktasına geliyorlar. Bu arada diğer insanların hikayeleri ve tarafları doldurmaları da var tabii. Giderek sinirlenen iki insan birbirlerine tahammül edemediklerini sanmaya başlıyorlar. İşin başında ki büyük aşkı unutuyorlar adeta. Kavga, gürültü, kıskançlık derken aşk kendisini gizler hale geliyor. Aşk öyledir zaten. Çabuk küser. Başta güzel yüzünü gösterir ve insanları varlığı ile tarifsiz derecede mutlu eder. Ama kadından da erkekten de özen göstermelerini bekler. En ufak bir ilgisizlikte küser. Tamamen terk edip gitmese bile uzaklaşır. Aşk olmadan iki insanı birbirine bağlayan diğer teknik sebepler yetersizleşir. “Neden” diye sormaya başlarsınız. Neden onunla birlikte yaşıyorum? Neden ona tahammül etmek zorundayım? Neden kendimden vazgeçiyorum?
Halbuki sorulması gereken sorular bunlar değildir. Doğru sorular, “Onu hâlâ ilk günki gibi seviyor muyum?” “onu mutlu edebiliyor muyum?” “onun için neleri göze alabilirim?” ve en önemlisi “onsuz yaşayabilir miyim?” dir.
Bunlar zor sorulardır. Sorması da cevaplaması da cesaret ister. Filmde senaryo gereği bu sorulara alınan cevapların hepsi olumluydu. Zaten mutlu sonla bitti. Tavsiye ederim rastlarsanız seyredin ve hayatınıza film bittikten sonra bir daha göz atın. Ben öyle yaptım. Bir de baktım ki günlük hayat akışında sinir olduğum bir çok olayı ben çıkartıyorum. Şikayet ettiğim sıkıntıların temelinde benim davranış biçimlerim var. İnsanları yetersiz bulurken asıl yetersiz olan benim. Halbuki ben olumlu olsam, daha pozitif enerji yaysam, insanlar da bana ona göre yaklaşacaklar ve kavgaların, çekişmelerin çoğu yaşanmayacak. Bunu çok geç olmadan anladığım için kendimi şanslı buluyorum. Çünkü bunun geç kalınmış şekli yalnızlıkla cezalandırılmak oluyor. İlişkiler emek istiyor. Zaten siz de emek verdiğinizi daha çok seviyorsunuz. Bu yüzden anlamlıydı filmi izlemek. Doğrusu çok da keyifliydi. Hayata gülerek bakmak, karamsarlıktan uzak, neşeli olmak daha motife edici. Bugün Pazartesi ve hiç bir şey için henüz geç değil. Hepimizin hâlâ şansı var. O yüzden bu gün hepimiz gülerek yaşamayı deneyelim.
Bu arada yeni öğretim yılı da başlıyor, bütün öğrencilere başarılar diliyorum.
Sözün Özü En büyük bilgelik kendine egemen olmaktýr.
L E V H A Sevinç ve aþk büyük çabalarýn kanatlarýdýr.

