Kaydet
a- | +A

"Görüyorsunuz, ataların kehanetleri gerçekleşti. Cinayetler yayıldı, yürekleri şiddet bürüdü, ülke felaketlerle çalkalanıyor, kan dökülüyor, hırsız küpünü doldurmakta, gülümseyişler soldu, sırlar ortaya döküldü, ağaçlar kökünden söküldü, piramit kirletildi, dünya o kadar alçaldı ki, bir avuç deli krallığı ele geçirdi ve yargıçlar kovuldu. Ama sen Kural''a saygıyı, günlerin o düzenli sıralanışını, insanların piramitler inşa ettiği ve Tanrı için bağlar bahçeler yeşerttiği mutlu zamanları, kuru bir hasırın herkese yettiği ve herkesi mutlu ettiği o kutsal zamanları hatırla."  Milattan önce kaleme alınmış bu satırlar bilge İpu-Ur''un yakınmaları. Christian Jacq''ın piyasaya son çıkan kitabı Katledilen Piramit''in en başında yer alıyor. Bilindiği gibi eski Mısır''da toplum düzeni ve adalete çok ciddi biçimde önem verilirdi. Maat yasası dedikleri toplum kurallarını düzenleyici yasa geçerliydi ve yargıçların kararına Firavun bile karışamıyordu. Bu kadar özen göstermelerine ve antik çağda yaşamalarına rağmen, o zaman bile aydınlar, hırsızlardan ve iktidar meraklılarından şikayetçiydiler. Dünyanın şu kadar karşı karşıya bulunduğu pek çok sorun ve sıkıntıdan bihaber oldukları halde, yolsuzluklar, cinayetler ve bilumum insanlık suçları işlenmekteydi. Demek ki yaşadığı zaman ve şartları ne olursa olsun, insanoğlunun temeldeki açlıkları ve yıkıcılıkları değişmiyor. Birden fazla kişinin olduğu yerde mutlaka önünde sonunda bir problem çıkıyor. Tuhaf bir yarış süregeliyor. Daha zengin olmak, daha güzel olmak, daha güçlü olmak gibi kavramlar gözleri kör ediyor. Hedeflenen amaçlar doğrultusunda "başarıya giden her yol mubahtır" mantığıyla hareket edip kırılan dökülenleri görmezden gelmek normal karşılanıyor. Bu durumda böyle davranan mı yoksa bunu normal bulan mı daha tuhaf, bunu iyice düşünmek gerekir. Güneşin her gün yeniden doğuşuna tanık olmak, nefes alabilmek, görebilmek, duyabilmek ne büyük nimetler, bunun farkında bile değiliz. Hepimiz mutlaka şikayet edecek bir şeyler buluyoruz. Hep daha fazlanın peşindeyiz. Bu dürtüyü legalleştirmek için bir de mantık uydurmuşuz. "İş hayatında yıkıcı olmamak kaydıyla biraz hırslı olmak, başarılı olmak için şarttır" diye. Niye? Ya da hırsın "biraz"ı nasıl oluyor? Bir toplantının ortasında, çok istediğiniz ve hak ettiğinizi düşündüğünüz görevin başkasına verildiğine şahit olduğunuzu farz edin. Gözlerinizden ateşler fışkırarak gidip görevi alan kişinin suratına bir tokat atacakken eliniz havada asılı kalsa, havaya kalktığı halde karşınızdakinin suratının ortasına inmese, bu, sizin hırsınıza gem vurabildiğimiz anlamına mı gelir? Yoksa "önemli olan işin başarıya ulaşmasıdır. Bu bir takım oyunu, ben ya da arkadaşım; kim yaparsa yapsın, yeter ki sonuç iyi olsun" demek daha mı insana yakışır bir yaklaşım? İşte görüyorsunuz, Milattan önce bile kurum ve kuruluşlar birbirlerini yiyorlarmış. O zaman da koltuğuna sıkı sıkı yapışmış dinozor tipi yöneticiler varmış. Meseleye bu açıdan bakıldığında geçmiş ve şimdiki zamanda değişemeyen yırtıcılıkların, gelecek zamanda da değişmesinin imkansıza yakın olduğu görülüyor. Tarihi eserleri gezerken, "ah ne kadar güzel" deyip geçiyoruz. Oralarda bir zamanlar insanların yürüdüğünü, yaşadığını, çalıştığını düşünmüyoruz. Bizlerin bugün kurmuş olduğu dünyaya ait eşyaların, bilmem kaç yüz yıl sonra müzelerde gösterilebileceğini hesaplamıyoruz. Ölümlü olduğumuzu, her şeyin biteceğini, kullandığımız kalemin bile bizden daha uzun dünyada kalacağını anlayamıyoruz. Bir kalem kadar olamıyorsak, bunca hırs neden?

SÖZÜN ÖZÜ Adalet evrenin ruhudur.

LEVHA Hırs, başarısızlığın son sığınağıdır.