Hayatta her şey geçiyor, tıpkı hayatın kendisi gibi. Geçenlerde bir film izledim. Baş karakter bir dizi felaket yaşadıktan sonra pes ediyor ve bir otelin koridorunda sırtını duvara yaslayarak çöküp kalıyor. Elinde bir sigara... O sırada oradan geçmekte olan otel görevlisi yanına yaklaşıyor ve sigara içmenin o katta yasak olduğunu hatırlatıyor. Artık gözü hiçbir şey görmeyen ve dünyayı umursamayan kahramanımız "beni polise şikayet et" deyince görevli işin ciddi olduğunu kavrayıp filmin en "mesaj içerikli" cümlelerinden birisini sarf ediyor. "Büyükannem şöyle derdi, ''bu da geçecek''." Şu büyükannelerimiz aslında birer düşünür halindeydiler. Dalga geçmiyorum, ciddiyim. Mesela benimki... Eğer hayata o kadar erken yummasaydı o güzel gözlerini belki de ben bu kadar çok sayıda yanlış karar vermezdim. Çünkü onun lacivert ve keskin gözleri çok kısa bir zaman dilimde doğru ile yanlışı hatasız ayırırdı. Verdiği akıllar hiç sıkıntıya yol açmazdı. Üstelik ben onun sözlerini dinlerdim. Zaten hayatımın yükseliş dönemi onun hayatta olduğu döneme denk geliyor. Sonrasında ivme hep aşağıya doğru hedef seçti. Neyse... Demek ki Amerika''dan Türkiye''ye, geçmişten geleceğe pek bir şey değişmiyor. Büyükanneler hep biliyor. Çünkü onlar sıralarını savmışlar acı çekmek konusunda. Şimdi biz bu duruma "tecrübe" adını veriyoruz. Bu şatafatlı isim, içeriği pek etkilemiyor ama idare edin işte. Düz mantık kurarsak bizler de ileride büyükanne olduğumuzda "bileceğiz." Bugün Pazartesi ve ben Pazartesi günleri biraz huysuz olurum. Sanıyorum bu, mecburiyetlerin varlığından ileri geliyor. İnsanlar isteseler de istemeseler de Pazartesi sabahları rahat yataklarından kalkıp işe gitmek zorundalar. Ve her türlü "zorunda oluş" beni sinir ediyor. Bankalar açılıyor, borsa çalışıyor ve haberler renkleniyor. Hareket eşittir haber.
Hepimiz durmadan sahip olmadığımız bir şeylerin peşinde koşuyoruz. Burnunun ucuna ot bağlanmış bir merkep misali aralıksız dönüp duruyoruz. Biz vazgeçmeyiz. Kavurucu sıcakta bir ağaç gölgesine yaslanıp hayal kurulan çağlar bitti artık. Çağdaş olduk. O yüzden delicesine, kendimizi paralarcasına çalışmamız lazım. Hep bir fazlasını istemeliyiz. Zengin olsak da daha zengin olmanın peşinde koşmalıyız. Güzelsek daha güzeller bizi deli etmeli, bir an önce güzellik merkezlerine hapis etmeliyiz bedenimizi. Tabii bedensel güzelliğimizi ruh güzelliği ve zeka ile desteklememiz gerekir. Yoksa bizi beğenirler ama ciddiye almazlar. Cümlelerin sonunda ısrarla yer alan bu "ler ve lar"lar kimdir hep merak etmişimdir. Önemli birileri olmalılar ki bütün hayatımızı onların beğenisine göre şekillendireceğiz diye akla karayı seçiyoruz. Elimizi vicdanımıza koyalım. Bizler yani yaşamakta olan bütün insanlar, en az kendimizi seviyoruz. Kendimizi sevseydik bu kadar kötü davranmazdık. Para kazanmak için istemediğimiz işlere giriyor orada huzur duymaya çalışmak varken birbirimizi yiyoruz. Herkesin önümüze geçmek peşinde olduğu paranoyasına kapılıp saldırganlaşıyoruz. Bizans oyunlarından vazgeçmiyoruz. İçimize işlemiş. Önümüze konulan yapay hedeflere kilitleniyoruz. Hayatımızı kolaylaştırmak için davetkâr gülümsemeler fırlatan bankalar daha sonra dişlerini gösterdiğinde şaşırmamız şaşırtıcı aslında. Ne olacaktı ki? Elalemin bankası ne demeye sadece sizin mutluluğunuz için çalışsın? Biraz bedenimizi beğenecek gibi olsak hemen gazete sayfaları daha da zayıf mankenlerin fotoğraflarını yayınlamaya başlıyorlar. Hedef, zayıf ama en zayıf olmak. Çünkü mükemmel olmak zorunda olduğumuzu sanıyoruz. Bu yanılgı bizleri mutsuz ediyor, farkında değiliz. Neden kusursuz olacakmışız ki? Kul değil miyiz? Kul demek kusur demek değil mi? Daha başarılı, daha zengin, daha güçlü, daha güzel, daha şık olmamız gereken bir hafta daha başlıyor.
Bugün Pazartesi!
Sözün Özü İyi oyunların üretimi sanat değil endüstridir.
Levha Çok iyi olmak büyük tehlikeleri beraberinde getirir.

