Kaydet
a- | +A

Dün Atrium''a gittim. Dışarıda hafif yağmur çiseliyordu. Hava gri ve serindi. Yani benim en sevdiğim hava durumu. Akılımda o gün yapmam gereken işlerin listesi, neredeyse kendi kendime konuşacağım... Bir taraftan da keyfim yerinde. Hızlı adımlarla içeri girdim. Kapıdaki güvenlik görevlisi bütün gün aynı lafları söylemek mecburiyetinde kalmış olmasından kaynaklanan bir yüz ifadesiyle çantamı aradı. Bunu yaptığı için teşekkür ettiğimde inanmaz gözlerle bakışını hiç unutmamaya karar verdim. Atrium her zamanki halindeydi.

Aynı kalabalık, aynı telaş. Ataköy''e özgü o tını oraya sinmiş vaziyette. İnsanlar giriyor, yemek yiyor, kahve içiyor. Alışveriş yapanlar, çocuğunun peşinde koşanlar... Orada hep bir şeyler eksik gibi geliyor bana. Bir şey eksik ama ne olduğunu ben de bilmiyorum. Belki de geçmişi olmadığından. Ama yeni de değil. Sanki yapıldığı gün eskiymiş ama anlatacak hikayesi yokmuş gibi. Ataköy gibi işte... Yine aklımda binbir düşünceyle bankaya girdim. Gerçek hayat orada maalesef. Herkes paranın peşinde. Hesap özeti almalar, kredi istemeler... Daha çok borç istemek için bankalar kullanılıyor artık. Bankacılarsa bir ikileme düşmüş. Krediyi verseler kazanç sağlayacaklar ama riske girecekler. Vermeseler rekabetten düşecekler. Bir zamanlar sadece para yatırıp çekmek için kullanılan şubeler artık başka bir alem. Biraz onları seyrettikten ve işimi hallettikten sonra bankacı olmadığıma bir kez daha şükredip dışarı çıktım. Zamanım kısıtlı olduğu için hızlı hareket ederek yürüyen merdivene doğru ilerliyordum ki karşıma o çıktı. Hayatımda gördüğüm en güzel kız çocuğu! Açık sarı saçları lüle lüle, kocaman açtığı gözleri çağla yeşili. En çok üç yaşında. Elinde bir dondurma külahı, etrafı seyrediyor. Onun da gözleri bana takıldı. Üzerimdeki ejderha desenli t-shirt ilgisini çekmiş olmalı. Onu niye giydiğimi ben de bilmiyorum ya. Elimle gülmesi için bir işaret yaptım. Hiç gülmedi. Öylece bakmayı sürdürdü. Kendimi tuhaf hissettim. Olduğum yerde durdum, ben de ona bakmaya başladım ki anneannesi varlığımı fark edip benimle sohbete koyuldu.

Televizyona program yaptığım dönemlerden hatırladı yüzümü. Hoş beş ettik. Ben sözü küçük kıza getirdim. Anneanne biraz tuhaflaştı. "Onun annesi üç ay önce öldü" dedi. Annesi üç ay önce öldü! Ama o çok küçük. Tahminen olan bitenin pek farkında bile değil. Diğer çocukların annelerine sarılıp ağladıklarını unutması çok sürmeyebilir. Ama bir şeyin eksik olduğunu mutlaka hissediyordur. Bir koku, bir dokunuş, herhangi bir şey... Anneanne ise başka bir felaket yaşamış acılı bir anne. Allahtan psikologmuş. Mesleği belki bu zor günlerde ona yardımcı olabilir. Ne diyeceğimi bilemedim. Sanki yapabileceğim bir şey varmış da yapmıyormuşum gibi suçlu hissettim kendimi. Bir anda günlük programım, yapacağım işler o kadar önemli görünmemeye başladı. Grip olup bir hafta içinde ölen Yaprak hanımı düşündüm. Meğerse lösemiymiş ve bunu bilmiyorlarmış. Grip bu durumda öldürücü olduğunu ispatlamış. Kendi ismi Yaprak olduğu için küçük kızının adını Papatya koymuş. Gerçekten de çocuk, insanda o etkiyi uyandırıyor. Bembeyaz teni bir papatya kadar narin. Hayat ne kadar garip. Herkes kendi derdine düşmüş. Yan apartmanda neler yaşandığını bile bilmiyoruz. İnsanların çok ciddi ve çok derin acılarını tahmin bile edemeden kendi sorunlarımıza dalıyoruz. Kimbilir Papatya gibi kaç çocuk var dünyada. Ya da anneannesi gibi kaç anne? Dışarıya çıktığımda artık gri hava bende başka bir duygu uyandırmaya başlamıştı. Biraz üzüntü, biraz endişe, bol şükür!

LE V H A Dünya bir sahne, hayat ise bir perdelik oyundan ibaret.

SÖZÜN ÖZÜ Nimetin kıymetini kaybetmeden anlayabilmek bilgeliktir.