Bugünlerde kafamı bir insanı tanıyıp tanıyamayacağınıza taktım. Ne kadar uzun müddet birlikte yaşarsanız yaşayın acaba bir başkasını tam olarak tanımak mümkün mü? Mümkün olsaydı otuz küsur sene evli kalmış çiftler boşanmaya kalkışır mıydı? Her gün gazetelerin polis sayfalarında yer alan aile faciaları yaşanıp insanlar kendi kanından olanları öldürür müydü? Ne oluyor da bu denli değişim yaşanıyor. Bir sabah kalkıp, o yaşa kadar yapmış olduğunuz her şeyden, bütün hayatınızdan kendinizi soyutlayabilir misiniz? Bunu yapabilseniz bile yapmanıza neden olan nedir? İnsanoğlu karmaşık bir yapıya sahip. Kafatasının içinde taşıdığı gri lopçuklara beyin deniyor ve yemek yemekten televizyon seyretmeye kadar her türlü komutu o veriyor. Vücudun başkomutanı yani. Bir gün gelip de bütün alışkanlıklardan sıkılan beyin mi yoksa kalp mi? Ben bu soruları kafamda evirip çevirirken elime aldığım bir kitap işleri daha da karıştırdı. İsmi Pilotun Karısı. Açıkçası uzun süredir üst üste çok ağır kitaplar okuduğum için bunu eğlencelik olsun diye almıştım. İsmi de kendini belli ediyor diye düşünüp okumaya başladım. Kitabın yarısına geldikten sonra arka kapaktaki tanıtımı okumayı aklı ettim. Meğerse elimdeki, gerçek bir hayat öyküsüymüş. O anda işler değişti. Okuduklarım uydurma bir hikaye için bile inanılması güç bir yapıdayken bir de bunların yaşanmış olduğunu bilmek sarsıcı. Çok mutlu bir evliliği olan bir çiftin hikayesi bu. Daha doğrusu kadının. Çünkü kitabın ilk sayfasında, özel bir hava yolu şirketinde pilot olarak çalışan kocanın öldüğünü öğreniyoruz. On beş yıl evli kaldıktan ve bütün o süre boyunca kocasına karşı beslediği aşkı hiç kaybetmeyen kadının üzüntüsü anlaşılabilir bir durum şüphesiz. Bir bombanın patlaması sonucu parçalanarak okyanusa düşen uçakta bulunan yüz dört yolcunun ve mürettebatın tümü ölüyor. Geriye anılar ve acılar kaldı derken bir de bakıyorsunuz daha çok soru işaretleri kalmış. Çok iyi tanıdığını zannettiği kocasını hiç tanımamış olduğunu anlayan kadının hikayesi içler acısı. Ben böyle şeyleri gözlemlerken hep "ya bana olsaydı" derim. Gerçekten siz olsanız ne yapardınız? Eşinizin sizi çok sevdiğini, çocuğuna çok bağlı olduğunu düşünürken bir gün bunların hepsinin yalan olduğunu keşfetseniz... Görevi sebebiyle sürekli uluslararası uçuşlar yapan ve eve çok az gelmesi doğal olan kocanızın başka bir ülkede başka bir kadınla da evli olduğunu öğrenseniz, üstelik de bu evlilikten biri kız iki çocuğun doğduğunu duysanız... İnancı olduğunu bilmediğiniz eşinizin aslında dinine çok bağlı olduğunu, öldü sandığınız annesinin aslında hayatta ve bir huzur evinde kaldığını söyleseler... Ölmüş olduğu için hıncını kocanızdan almanız da mümkün olmadığına göre... Okuduğumda çok etkilendim doğrusu. Önce "hiç kimseye güvenmeyeceksin işte" diye öfkelendim. Sonra bir de baktım ki kimseye güvenmeden yaşamak olası değil. Ama güvenince de başınıza böyle işler açılacaksa... İşin içinden çıkamadım doğrusu. Geçmişte bir yerlerde benim de böyle kandırıldığım geldi sonra gözümün önüne. Çok inandığım ve sevdiğim bir kişinin tamamıyla farklı bir insan olarak maskesini düşürdüğü günü hatırladım. O beni kandırırken benim en yakın arkadaşlarımın onunla işbirliği yaptığını... Öfff. Bunlar kötü anılar. Silinmelerini ne kadar isterdim ama olmuyor işte. Bir de böyle kitaplarda, filmlerde; kısacası başkalarının hikayelerinde benzerlerinin yaşandığını öğrendiğimde iyice sinir oluyorum. Detayları merak edenler için söyleyeyim. Pilotun Karısı isimli kitap Epsilon Yayınlarından çıktı. Yazarı Anita Shreve.
Sözün Özü Zaman her şeyi alıp götürür.
L E V H A Kitapsız yaşamak yalnız yaşamaktır.

