Nihayet hava iyice ısındı. Baharın yaza dönmeye hazırlandığı şu günler bizler için nimet. Hele de çalışan insanların bütün hafta özlemle beklediği Cumartesi, Pazar günleri geldiğinde, biraz nefes almak, çoluk çocuk bir günü neşe içinde paylaşmak tek özlem.
Böyle günleri sizler nasıl değerlendiriyorsunuz bilmem ama bana göre İstanbul''a yakın, yeşillikler içinde dinlenip huzur bulacağım iki yer var. Birisi Sapanca, diğeri Polonezköy. Bugün biraz Polonezköy''den bahsetmek istiyorum.
Bizim ailede, üç dört kuşak öncesinden başlayan bir Polonezköy sevgisi vardır. Adından da anlaşacağı gibi Polonyalıların çoğunlukta olduğu, yemyeşil, sempatik ve tarzı olan küçücük bir köy. Vakt-i zamanında Padişah tarafından, ülkesinden ayrılan Polonyalılara hediye edilmiş olan, o gün bu gündür de özelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu köy şimdilerde eşine az rastlanır bir tatil mekanı. Taksim''e yaklaşık kırkbeş dakika mesafede bulunan Polonezköy, özellikle hafta sonlarında tatilcilerin akınına uğruyor. Ailesini arabaya atan, soluğu bu şirin beldede alıyor.
Yeşilin her tonunu görebileceğiniz ağaçlar içindeki bu yer benim ruhumu dinlendiriyor. Hele de bu günlerde kıpkırmızı renkleriyle ağaç dallarını süsleyen kirazlar görülmeye değer. Zaten köyün bilinen özelliklerinden birisi de nefis kirazı ve bu kirazdan elde edilen meşhur kiraz reçeli.
Yol boyunca iki tarafta da size böğürtlen dalları eşlik ediyor. Gerçi henüz böğürtlenler olmadı ama olduklarında onları dikenlerden korunarak toplamak ve taze taze yemek, günümüz şehir insanlarının her zaman sahip olabilecekleri bir lüks değil. Çok iyi hatırlıyorum, beş altı yaşlarındayken elimde sepet böğürtlen toplardım ve bu meyvelerle tadına doyulmaz pasta ve kekler pişirirdik.
Polonezköy''de yerli halkın işlettiği pek çok pansiyon ve lokanta var. Tabii aralarında Polonya kökenli olmayan ama bu köye gönül vermiş çok sayıda işletmeci de yer alıyor. Buralarda birbirinden lezzetli yemekler, eşsiz manzara ve bol oksijen eşliğinde misafirlere ikram ediliyor.
Ama tabii bu kadar hoşluğun hiç sorunsuz olması mümkün değil. Türkiye''nin en zengin köyü olmasına rağmen, Polonezköy''ün su problemi hâlâ çözülmüş değil. Ülkenin tanınmış birçok zenginin villasını içinde bulunduran, İstanbul''un akciğeri konumundaki bu şirin köy, çok yakında susuz kalacak.
Turizm sektörünün kan ağladığı, deniz ve güneş tatilinin giderek yayla ve orman turizmine dönmeye başladığı bu zamanda, sahip olduğumuz böylesine bir hazine, gözümüzün önünde çok ciddi sıkıntılarla boğuşuyor. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığının pek anlam veremediğim bir tavrı söz konusu. "Orası çok zengin bir köy, kendi başlarının çaresine baksınlar."
Halbuki benim bildiğim köy köydür ve hizmet, zengin fakir ayırt etmeden gerekli yere ulaştırılmalıdır. Her neyse. Köyün yerlileri içinde bulundukları dertli günleri atlatabilmek için bir kurul oluşturmuşlar ve su ile ilgili sorunlarını anlatan bir dosya hazırlayıp İstanbul Valiliği encümenine teslim etmişler. Çok kısa bir süre içersinde su köye ulaşmazsa, hizmetler aksayacak ve yeşile hasret insanlarımız yine çaresiz kalacak. Daha da önemlisi, Allah korusun bir yangın olsa, söndürecek su bulunamayacak.
Geçim derdinin bunalttığı, trafiğin sıktığı, siyasetin boğduğu insanlarımızın sahip olduğu tek tük ferahlama noktalarını da bu şekilde tahrip edersek yarın öbür gün çocuklarımıza yeşili ancak müzelerde gösterebiliriz. Sadece Polonezköy''ün değil ülkedeki her köyün dertleri ile yakından ilgilenmek gerekiyor. Umarım göreve yeni başlayan Tarım ve Köy İşleri Bakanımız bütün bu sıkıntılara eğilir ve en kısa zamanda çözüm önerileri getirir.
Polonezköy''de bulunan Gülayım Oteli müdürü sayın Öner As, ekip arkadaşlarıyla birlikte şimdi su sorununu çözmek için kolları sıvamış vaziyette. Umalım ki en geç on onbeş gün içinde bu sıkıntıyı atlatsınlar, biz de tadına doyulmaz yemekler ve özel tatlıları palaçinkayı yiyerek yeşili ruhumuza sunmaya devam edelim.
İkibinli yıllara geri sayım başlamışken, İstanbul''un burnunun dibinde, hâlâ suyu olmayan bir köyümüzün bulunması ayıbı, aramızda kalsın.

