Kaydet
a- | +A

Hayat bazen ne kadar acımasız olabiliyor. Sokakta bazen tamirci çırağı çocukları görürüm. Yüzleri kir pas içinde, üzerlerinde onları soğuk kış günlerinde ısıtması imkansız tulumlar, çoğunlukla yaşadıkları ilk on yılda bile yaşamdan bezmiş ve hayalleri olmayan insan yavruları... Basit edebiyat yapmak değil niyetim. Mutlaka siz de görmüşsünüzdür. Küçücük bedenleriyle hayat mücadelesine fazlasıyla erken başlamış bu insanlar, ileride kendilerine davranıldığı gibi davranacaktır başkalarına. İhtiyaçtan dolayı çalışmayı anlayabiliyorum tabii. Ama kuaför salonunda çıraklık, lokantada ayak işlerine bakmak vs. hiç şüphesiz ki duygusal bazda kavuruyor onları. "Eti senin, kemiği benim" felsefesiyle ailesi tarafından ustasına teslim edildikten sonra yediği her tokatta biraz daha acımasızlığı öğrenmek mecburiyetinde. Gücün hayatta kalabilmek demek olduğunu yaşayarak öğrenmiş bir kişiyi ilerleyen yaşlarda nasıl geri döndürebiliriz ki? Dayak yiyerek büyüyen bir insan, dövecektir ilk fırsatta. Yüzde patlayan her tokat kalbini soğutacaktır. Ve kalbi soğumuş bir insan topluluğu bütün bilim kurgu filmlerinde dünyanın geleceği olarak tasvir edilen bitmiş, şiddetin geçerli olduğu bir gezegeni meydana getirecektir. Bu tip görüntülerden nefret ediyoruz çoğumuz. Biz daha pembe, daha romantik ve daha sevgi dolu bir geleceğimiz olsun istiyoruz. Ama ne yazık ki, geçim derdi denen sıkıntı toplumun belli bir katmanını çok farklı bir konuma oturtuyor. Acımayı unutmak belki de insanoğlunun başına gelebilecek en ciddi felaketlerden birisidir. Acımayı bilemiyorsanız, sizi hiçbir şey tutamaz. Oyunun kuralları yırtıcı olmak durumunda olur. Ve acımadığınız için bir gün çok ihtiyacınız olduğunda size de acımayacaklardır. Çocuk yaşta çalışmaya başlamak değil elbette bütün mesele. Ben yanındaki çırağı gözünü kırpmadan döven bir ustanın evindeki çocuğuna nasıl davrandığını merak ediyorum. Mesela birileri onun küçük kızını sokakta dövse nasıl bir tepki verir acaba? Dayak nasıl bir çözüm olarak gündeme gelebiliyor anlamak mümkün değil. Ancak tespit edilmiş bir sinir hastalığı ya da kişiye bilincini kaybettirecek kadar ağır bir ilacın etkisinde olması bir mazeret teşkil edebilir. Bunun dışında "çok sinirliydim kendime hakim olamadım" ya da "böyle böyle adam olacak, o da ileride usta olunca kendi çıraklarını yetiştirecek" gibi ancak donanımlı olmayan bir insana yakışır açıklamalar yapmak yeterli değil benim gözümde. Her şeyden önce insan olmak kavramının sindirilmesi ve anlaşılması lazım. Biraz önce bahsettiğim donanımlı insan olmak amaçlarımızın arasına girmeli mutlaka bir şekilde. Bu söylendiği kadar kolay bir iş değil sonuçta. Okumak, öğrenmek, takip etmek algılamak demek. Kısacası kendi kendini yetiştirmek demek. Bir tek konuya saplanıp kalmadan mümkün olduğunca çok genel kültürü artırmak demek. Katılmadığınız görüşlerden de haberiniz olması demek. Yapmakta olduğunuzu en başarılı şekilde, bilerek yapmanız demek. Kısacası biraz zahmet, biraz sabır, biraz fedakârlık demek. Ama değer. Eğer sonuçta bir günü bitirdiğinizde yatağınıza yatıp gözlerinizi tavana kaldırıyor ve o gün dünyada işgal ettiğiniz hacmi hak ettiğiniz sonucuna varabiliyorsanız, değer. Size ait adalet terazisinde tarttığınızda kimseye yanlış yapıp yapmadığınızı tarafsızca görebiliyorsanız, değer. Nasıl yaşamışsak öyle öleceğiz. Bu gerçeği unutmuyorsak, bu iş tamamdır. Dövülerek ve döverek insan formundan uzaklaşacağımıza, kendimizden önce başkalarını düşünme inceliğini gösterebilsek belki önümüzdeki bin yıllar için insan soyunun mutlu bir geleceği olacağı konusunda umuda kapılabiliriz.

Sözün özü Testi içindekini sızdırır.

LEVHA Umut fakirin ekmeğidir.