Perşembe ve Cuma günlerinin dayanılamayacak kadar sıcak olacağı haberleri içimize işledi. Bu yazıyı yazmakta olduğum Çarşamba öğlen vakti beni bir telaş aldı ki sormayın.
Nerelere kaçsak, sıcaktan nasıl korunsak diye söylenip duruyorum. Üstelik Perşembe günü benim çok önemli bir işim var. Önce kuaföre gitmem lazım. Kırk derece sıcakta bir de sıcak hava üfleyen fön makinesi... Ama ne olursa olsun toplantıya gideceğim. Buyurun size bir çelişki. İstanbul sokakları Çarşamba gecesinden itibaren boşalmaya başladı zaten. Gidebilecek yazlığı olanlar hiç tereddüt etmedi. Tabii kaçmak için sadece yazlık yetmiyor. Bir de zaman bulma detayı var. Bunca senedir hepimiz yaz ortasında güneye gittik halbuki. Oralarda Temmuz ayı ile birlikte sıcaklık zaten kırka yakın ya da kırkı geçkin seyrediyor. Bir tarafımız buna alışık. Alışık olmadığımız, bu sıcaklıkları kendi şehrimizde yaşamak. İstanbul''un her şeyi iyi, hoş da havası biraz bunaltıcı. Sıcaktan ziyade nemi insanı alt üst ediyor. Yapış yapış terliyor, rahat nefes alamıyorsunuz. Sürekli bir klima ya da vantilatör arıyorsunuz. Bunlar olmadığı takdirde tansiyonunuz "buradayım" demeye başlıyor. Bir yandan uzmanların yanılacaklarını umuyorum, bir yandan da bunun mümkün olmadığını biliyorum. Çocukluğumdan beri bizim ailede bir hava durumu takip etme saplantısı vardır. Hava tahminleri okunmaya başladığı anda herkes birbirini susturur ve dikkat kesilir. Sanki ertesi gün havanın nasıl olacağı bizim bütün geleceğimizi etkileyecekmiş gibi... Ben ailemin bu alışkanlığına hep gülmüşümdür. Ama bu sefer gülecek halim yok elbette. Koskoca Sağlık Bakanlığı, kamu kuruluşlarına iki gün "sıcak tatili" öngörmüşken benim dalga geçmemin ne anlamı olabilir? Bu havalarda sinirlenmek çok mümkün ve çok tehlikeli. Bir anda tansiyon yükselebilir ve beyin kanamasından kalp krizine kadar her türlü korkunç rahatsızlığa yol açabilir. O yüzden, şaka bir yana, şartları zorlayarak da olsa sokağa çıkmamaya gayret etmek lazım. (Umarım bu satırı toplantı yapacağımız kişi okumaz.) Bir de deprem meselesi var tabii.
Bu ismi duyduğumuz anda hepimiz yüzümüzü buruşturuyoruz ama kuşku da peşimizi bırakmıyor. Yatağımızda uyurken depreme yakalandığımız o geceyi unutamıyoruz. Uzmanlar durmadan tartışıyor ve bir türlü anlaşamıyorlar. Popüler hale gelmenin bedelini ödüyorlar. Sızlanmaya başladılar bile. Bir tanesi geçenlerde bir gazinoya gitmiş hanımıyla birlikte ve sahnedeki sanatçı hemen kendisini mikrofona davet etmiş. Uzmanımız da ne yapsın, almış eline mikrofonu, başlamış deprem hakkında bilgi vermeye. Bir diğeri halı almaya gittiği Kapalıçarşıda esnafın bitmek bilmeyen sorularına maruz kalmış ve ufak çapta bir konferans vermiş. O arada halıyı aldı mı bilmiyorum. Emlak işleriyle uğraşanlar, deprem uzmanlarına yakın evleri daha kolay satıyorlarmış. Belirli bir reklam payı var yani uzmanların.
Bir de televizyon ekranlarında birbirlerine girmeseler her şey ne güzel olacak. Artan sıcaklıkla birlikte istenmeyen misafir gelmeye kalkar mı acaba? Bütün uzmanların belki de anlaşabildiği tek konu bu. "Depremin sıcak hava ile hiç ilgisi yok!" İyi. Ama benim içim neden rahat değil o zaman?
İçimiz rahat ya da değil, oturup beklemekten başka çare yok zaten. İşte size ikinci çelişki. İnsanoğlunu mutlu etmek de zor. Geçen kışı hatırlıyorum. Evimin kapısından bahçe kapısına kadar gidememiştim arabamla. Hatta arabayı traktör marifetiyle çektirmek zorunda kalmıştım. Zaten o gün arabanın karizması gözümde sıfır olmuştu. Sattığımda o yüzden üzülmemiştim. Kara kışın ortasında, kar diz boyu iken de durmadan söyleniyordum. Hele o soğukta yakıtın bitivermesi beni ağlatmıştı. "Bir yaz gelse" diyordum. Geldi. Hem de tam geldi. Sevgili okurlar, siz bana bakmayın. İçinizi ferah tutun, sinirlenmeyin, depremden korkmayın. Bunların hepsini ben sizin yerinize yapıyorum.
Sözün Özü Başa gelen çekilir.
Levha İnsan, her konuda sonu düşünmelidir.

