Her zaman eleştirinin dozunu iyi ayarlamak gerektiğinden söz ediyoruz. Kalp kırmanın çok ağır bir ceza olduğunu, insanları üzerek bir yere varılamayacağını hatırlatmaya gayret ediyoruz.
Ama ne yazık ki bu kötü alışkanlık öylesine yerleşmiş ki hücrelerimize, bir türlü vazgeçemiyoruz. Sektör ya da konu ne olursa olsun hammadde insansa eğer ortalama hakikatler ortadadır. Her insanın olaylara tepkisi olabilir. Kimi çok net koyar tavrını, kimiyse içine atar.
Yaşadığımız son acı örnek maliyeden sorumlu devlet bakanı sayın Hikmet Uluğbay''ın başına gelenler. Son zamanlarda kendisine yönelik eleştirilerin dozu o kadar ağırdı ki, birikimi olan, tecrübeli, kültürlü ve donanımlı bir insan olduğu halde dayanamayıp kendisini öldürmeye kalktı.
İntihar elbette hoş bir çözüm değil.
Ama ben bir insanın planlayarak hayatına son vermeyi düşüneceğini sanmıyorum. Bu, olsa olsa bir cinnet anında verilmiş ani bir tepki olabilir. Tabii bir de intihar girişimini alışkanlık haline getirmiş olanlar var ama onlarınki hastalık boyutunda.
Genç, tecrübesiz ve cahil insanların intihara kalkışmasına daha sık şahit oluyoruz. Fakat ilk kez bir bakanın hayatına son vermek isteyişiyle karşılaşıyoruz.
Acaba neydi koskoca bakanı intihara sürükleyen sebep? Yaşı başı ilerlemiş olduğuna göre duygusal bir karmaşanın içine düşmüş olamaz. Aile düzeni yerli yerinde gözüküyor, demek ki sebep bu cins bir şey de değil. Geriye bir tek iş hayatı kalıyor. Hikmet beyin iş hayatı demek, Türkiye''nin mali portresi demek.
Bundan anlaşılan şu ki, ekonomimiz ciddi bir açmazın tam ortasında. Son günlerde haberlere sık sık konu olan tartışma ve atışmalar, yaşı ve mevkii ne olursa olsun Hikmet beyi bile bu yola sürükledi.
Birbirimizi eleştirirken biraz daha merhametli olsak, karşımızdakinin içinde bulunduğu durumu biraz daha fazla tartsak, uzun sözün kısası, kendimizi onun yerine koysak sonuç daha olumlu olmaz mı?
Her zaman yazıyorum, sürekli birbirine bağıran ve kavga eden bir toplum haline geldik. Örf ve adetlerimizde yeri olan hoşgörü, güler yüz, misafirperverlik falan tarihe karıştı. Ve giderek düzeleceğimize, giderek daha vahim bir hale geliyoruz.
Bizi bu forma sokan sebepler ne olursa olsun, bir an önce sıyrılmamız ve aslımıza dönmemiz gerekiyor. Yoksa bu ağır yaşam şartlarında Hikmet Uluğbay örneklerine daha sık rastlar olacağız.
Herhalde bu da istenecek bir sonuç değildir. Bakanlarımız bile köşeye sıkışıp bunalıma giriyorsa, belli bir yapının insanları bile bu kavga ortamında kendisini çaresiz hissediyorsa, ayda üç-beş kuruş maaşa talim eden dar gelirli vatandaşlarımız ne yapar, hiç düşündünüz mü?
Ben düşünüyorum ve endişeleniyorum. Kaybolup giden dostluklardan, paylaşılamayan mutluluklardan uzaklaşıp köşelerimize girerken, aslından biz olmaktan çıkıyoruz.

