Havadan sudan konuşmak diye bir tabir vardır bilirsiniz. Bir arkadaşınızla bir araya geldiğinizde, birikmiş pek çok konu olduğunu fark edip herşeyi kısa zamana sığdırma telaşına düşersiniz. Sonra bir de bakarsınız ki asıl önemli meseleler kalmış, ne kadar lüzumsuz şey varsa konuşulmuş. Vuslat başka bahara diyerek kendi yolunuza düşersiniz. Bu da tıpkı bir teki asla bulunamayan çoraplar gibi hayatın çözülemeyen sırları arasına girmeye aday bir detaytır. Sevgiyi belli bir kalıba oturtmaya çalışmak kadar anlamsız ve sonuçsuz kalmaya mahkum bir detay. Halbuki neyin konuşmaya daha değer olduğu da ayrı bir merak konusu. Günlük yaşam temposu içinde çok değersiz kişi ve konulara saplanıp kaldığımızı ne yazık ki aradan seneler geçtikten sonra fark ediyoruz. Son pişmanlık fayda etmediğinden en kıymetli servetimizi, yani zamanımızı israf ediyor, buna da hayat diyoruz. Bir zamanlar, zamanı yatay düşünmeye takmıştım kafamı. Hani o bilim kurgu filmlerinde sık sık işlenen zamanda yolculuk hikayesi. Eğer zaman yatay bir kavram olsa idi bu mümkün olur muydu diye saplanıp kalmıştım. Eğer mümkün olsaydı, hangi zamanda nereye giderdim diye plan da yapardım üstelik. Yasakları delmenin dayanılması güç isteği ile hayaller kurardım. Hiçbir zaman geleceği tercih etmezdim. Bilinmeyene karşı hissedilen korku frenlerdi beni herhalde. Ama geçmiş... Geçmişin bir avantajı vardı. O tarihten bakıldığında gelecekte olanları bilmek. Bilgi, her zamanki gibi yine çok değerli. Düşünsenize, ikinci dünya savaşının çıkması an meselesiyken gaflet içinde eğlenmeyi sürdüren Fransa, bu bilgi sayesinde nasıl farklı davranırdı. O tarihte birisi çıkıp Paris''in açık şehir olacağını, Opera caddesinde Alman tanklarının ilerleyeceğini, Fransız yetkililerinin bir gece kaçıp ülkeyi terk edeceklerini söylese, kimse inanmazdı, o da ayrı... Zaten ne hikmetse dünyada hep inanılmaz olanlar olur. İnanılır gibi gözükenlerse vasatlığın cezasını çekercesine köşelerinde çürürler. İşte böyle. Zaman içinde yolculuk yapmak pekçok kişinin hayalini süsleyen bir rüya. Gerçek olsaydı ben herhalde 1960''lara uzanırdım şöyle bir. Savaşın acı tadına bakmış bir Avrupa''nın içinde dolaşırdım. Çok uzun süre yokluk ve sıkıntı çekmiş insanların mecburen yumuşamış davranışları ve ders almış olmanın tedbirini solurdum. Gerçi pek çok ders, geçen yıllar içinde unutulmaya mahkumdur ama o tarihlerde eminim ki unutulmaz görünüyordu. Savaş sonrasının, zamanı değerlendirme telaşı içinde şıklaşan hamımlar benim hoşuma gitmiştir hep. Altı tarlatanla beslenmiş kabarık ve uzun etekler, düz balerin modeli ayakabılar, biryantinle parlatılmış saçlar, bayanların tercih ettikleri vaklı topuzlar. Kısacası estetik. Bence bizdeki en büyük eksiklik. Nimetin kıymeti bilinmezse geri alınırmış, malum. Biz uzun süredir aç açık olmadığımız halde hiç memnun olmadığımızdan kabalaştık belki de. Ve bu kabalık, kendini bilmezlik bir gün bir şekilde fatura olarak önümüze gelecek korkarım. Çünkü bu dünyada bedeli ödenmeyen hiçbirşey kalmıyor. İşte savaş sonrasında insanların, eldeki nimeti fark etmiş olmalarının sebep olduğu estetik değerler sözünü ettiğim. Ya ben büyüdüm ve zamanda yolculuğun mümkün olmadığını öğrendim ya da bilim adamları hayal kurmaktan vazgeçtiler. Sonuçsa şu; havadan sudan konuşarak kaybolan vakit, ister yatay ister dikey olsun, hiçbir şey değiştirmiyor. Aynı kalan insanlar ve bencillikleri olduktan sonra...
SÖZÜN ÖZÜ Sağır bir kocayla, kör bir kadın mutlu bir çifttir.
LEVHA Sevmeyi bilmeyen, ölmeyi de bilmez.

