Okullarda öğretilen tarih, insana ne kadar kuru gelir. Öğretmenin anlattığı olaylar sanki bir zamanlar yaşanmış ve insanları etkilemiş hadiseler değil de mekanik ve sıkıcı derslerdir sadece. Bir çok öğrenci bu yüzden tarih dersinden hoşlanmaz ve başarısız olma riskiyle karşılaşır. Gerçekte ise tarih, inanılmaz derinlikte ve etkileyicilikte bir gücün sahibidir. Yaşanmış olayların çekirdek aile, devlet yönetimi ve bütün bir millet bazında kitleleri nasıl yönlendirmiş olduğunu okumak, okuyana tuhaf bir makro bakış kuvveti sağlar. Şu anda yürümekte olduğumuz yollarda bir zamanlar başka insanların yürümüş olduğunu bilmek, hayranlıkla izlediğimiz İstanbul boğazını asırlardır her çeşit ırk ve dinden milyonlarca insanın seyrettiğini bilmek gizemlidir. Şimdi müze diye gidip gezdiğimiz Topkapı Sarayının aslında Sultanlar ve ailelerinin yaşam mekanları olduğunu hissedebilmek lazım tarihi sevmek için. Sultan Mehmed''in ayak basıp denizi seyrettiği terasta durup hayatın geçiciliğini kavramak daha kalıcı bir iz bırakabilir. Belki de bu yüzden son yıllarda tarihi romanlar böylesine ilgi görüyor ve okunuyor. Tarihi, didaktik ve sıkıcı yüzünden kurtarıp daha rahat okunabilir kıldığından... Bu akımın en popüler örneklerini önce Mısır tarihini konu alan romanlarda gördük. Sonrasında Atatürk ve Türkiye''nin yakın tarihiyle ilgili bir çok kitap okuruyla buluştu. Hemen ardından sahneye muhteşem Osmanlı tarihi çıktı. Hiç şüphesiz ki Osmanlı tarihi zengin yapısı, saray hayatı, sultanları ve çok geniş harita gücüyle yazılması ve okunması en zevkli örnekler arasında yerini aldı. Hepimizi o veya bu şekilde ilgilendiren Osmanlı tarihi içerikli romanların sürekli yabancı yazarlar tarafından kaleme alınmasında aksayan bir taraf vardı. Roman tadında olup da tarafsız göz hassasiyetinden uzaklaşmayacak kıvamı tutturmak elbette kolay bir iş değil. Açıkçası pek umudum yoktu bizimkilerin bu işe bulaşacaklarından yana. Ama bir gün beni hayrete düşüren bir kitapla karşılaşıverdim. Kıpkırmızı cildiyle beni yanına çağırıyor gibiydi. Hemen o tarafa doğru ilerledim. Sur ve Sultan! İşte birisi sonunda cesaret etmiş ve kalemi eline almıştı. Tabii bu satırlarımdan Ahmet Altan''ı unuttuğum sonucunu çıkarmanızı istemem. Ama benim aradığım su katılmamış Osmanlı tarihi idi. Cumhuriyete yakın dönem değil.
Evrim Yayınlarından çıkan kitabın yazarı benim pek de aşina olduğum bir isim değil doğrusu. Haydi, itiraflarımı daha ileri götürüp söyleyeyim; daha önce kendisini hiç okumamıştım. Reha Bilge. Günümüzden başladığı hikayesine soygun heyecanı katarak Topkapı Sarayına girip oradan Kösem Sultan''a, Turhan Sultan ve oğlu Sultan Mehmed''e varan bir örgü kuruyor. İlk sayfalarda dili biraz fazla basit gibi gelse de okudukça kişiyi etkisi altına alıyor ve bir solukta kendinizi son sayfada buluveriyorsunuz. Açıkçası zor bir işin altına imzasını atmış ve başarılı olmuş. Kendimi onun yerine koyamıyorum bile. Sarayı, o zamanki İstanbul''u çok iyi incelemiş olduğu kesin. İstihbarat konusuna yatkınlığı ve inanılmaz bir hayal gücü var. Kitabı aldığıma ve okuduğuma hiç pişman olmadım. Her sayfada ayrı bir keyif duydum. Yazanı, yayınlayanı ve okuyanı kutlarım. Hani masal sonlarındaki gibi. Gökten üç elma düşmüş... Gerisini biliyorsunuz zaten.
SÖZÜN ÖZÜ İnsanlar, deneyimleri değil, deneyime yetenekleri oranında akıllıdırlar.
LEVHA Aşk, katıksız sevginin sanatsal yüzüdür.

